“Taşınıyorum. Anahtarları paspasın altında bırakıyorum,” diye yazdı kocası.
“Yine mi aynı şey, Zeynep!” dedi Sabri sinirle. “Daha ne kadar? Kuruşu kuruşuna hesaplarımızı yaparken, sen bana yeni bir mont istiyorsun. Eskisi tamamen mi parçalandı?”
“Hayır, parçalanmadı Sabri, sadece eski! Yedi yıllık. Yedi! Üzerimde bir korkuluk gibi geziyorum. İş yerindeki herkes üç kez gardırobunu yeniledi, bir ben hâlâ geçen yüzyıldan kalmışım gibi. Bir tane şu zavallı montu hak etmiyor muyum?”
“Hak ediyorsun tabii ki, hak ediyorsun!” diye ellerini savurdu Sabri, yüzünde her zamanki öfkeli ifadesiyle. “Ama şimdi olmaz. Biliyorsun, proje yetişmesi gerekiyor, tüm param dönüyor. İşi bitirince alırız sana istersen samur kürk. Şimdilik biraz sabret.”
“Yirmi yıldır sabrediyorum Sabri. Tüm hayatım boyunca sabrettim. Önce senin okulu bitirmeni bekledim. Sonra ilk arabaya para biriktirmeyi. Sonra bu evi almayı, daha doğrusu tadilatını, çünkü bu ev bana ailemden kaldı. Hep benim önümde daha önemli bir şey çıktı.”
Zeynep kendi sözlerine şaşırdı. Normalde susar, içine atar ve sakinleşmek için mutfağa çay demlemeye giderdi. Ama bugün bir şey patladı. Birikti. Yorgun gözlerle kocasına baktıbir zamanlar sevdiği, tanıdığı, şimdiyse neredeyse yabancı gibi duran, sürekli surat asan ve gözlerinde ışık kalmamış adam.
“İşte başlıyor,” diye homurdandı, montunu çekerek. “İsteğe bağlı konser. Tamam, bunu dinleyemem. Bir toplantım var.”
“Saat dokuzda ne toplantısı?” diye sessizce sordu Zeynep, cevabını zaten bildiği halde. Son altı aydır bu “toplantılar” çok sıklaşmıştı.
“İş toplantısı Zeynep, iş toplantısı! Herkes kütüphanede saat altıya kadar toz solumuyor. Bazı insanlar senin mont hayalini kurmana izin vermek için çalışıyor.”
Kapıyı öyle bir çarptı ki eski vitrindeki camlar titredi. Zeynep irkildi ve antrede öylece kaldı. Onun gidişinin ardından gelen sessizlik, kulakları tırmalayacak gibi yoğun ve ağırdı. Yavaşça mutfağa yürüdü, otomatik hareketlerle çaydanlığı koydu. Elleri titriyordu. Öfkeden değil, içinde açılan bir boşluktan. Biliyordu ki toplantıda değildi. Başka bir kadın olduğunu biliyordugenç, parlak, iş yerinden. İnanmak istemiyor, aklından kovuyordu ama düşünceler, sinir bozucu sinekler gibi geri geliyordu.
Cebindeki telefon titredi. Belki özür diliyordur, her zamanki gibi. Şimdi “Özür dilerim, sinirlendim. Gelince konuşuruz,” gibi bir şey yazacak. Zeynep telefonu çıkardı. Mesaj Sabri’den. Ama sözler tamamen farklıydı.
“Taşınıyorum. Anahtarları paspasın altında bırakıyorum.”
Sadece sekiz kelime. Kısa, keskin, balta darbeleri gibi. Zeynep bir, iki, üç kez okudu. Harfler gözlerinin önünde dans ediyor, anlamlı bir metne dönüşmeyi reddediyordu. Olamaz. Kötü bir şakaydı bu. Bunu yapamazdı. Yirmi yıllık evliliğin ardından. Böyle bir mesajla gidemezdi.
Yatak odasına koştu. Dolabı açtı. Onun tarafı neredeyse boştu. En iyi takımlar, gömlekler, kazaklar kaybolmuştu. Raflarda unutulmuş bir kravat yalnız kalmıştı. Komidinde saati ve telefon şarjı yoktu. Önceden hazırlanmıştı. Mont kavgası sadece bahaneydi. Gitmek için kolay bir fırsat.
Bacakları tutuldu, Zeynep yatağa çöktü. Nefesi yetmiyordu. Dolaptaki boşluğa bakıyor ve inanamıyordu. Yirmi yıl. Tüm bilinçli hayatı. Üniversitede tanışmışlardı, mezun olur olmaz evlenmişlerdi. Ailesinden kalan bu evde yaşamışlardı. Birlikte duvar kağıdı yapıştırmış, mobilya seçmiş, hiç olmayan çocuklar hayal etmişlerdi. O semt kütüphanesinde çalışıyordu, Sabri küçük işini kuruyordu. Hayat kolay değildi ama onların ortak hayatıydı. Şimdiyse bir mesajla her şeyi silip atmıştı.
İlk iş Leyla’yı, tek yakın arkadaşını aradı.
“Leyla… gitti,” diye fısıldadı Zeynep telefona, gözyaşlarını zor tutarak.
“Kim gitti? Nereye gitti?” diye uykulu bir sesle anlamadı Leyla. “Zeynep, ne oldu?”
“Sabri. Gitti. Tamamen. Mesaj attı, taşınıyorum diye.”
Telefonda birkaç saniye sessizlik oldu.
“Şerefsizin önde gideni!” diye bağırdı Leyla o gür sesiyle. “Sana dedim ya o ‘gece toplantıları’ hayra alamet değil diye! Tamam, panik yok. Geri dönecek. Aklı başına gelince dönecek, nereye gidecek?”
“Hayır Leyla. Eşyalarını almış.”
“Ne, hepsini mi?”
“Neredeyse hepsini. Anahtarları paspasın altında bırakacağını yazmış.”
“Ah şu” Leyla kelime arıyordu. “Tamam, evde kal, hiçbir yere gitme. Şimdi geliyorum. Şarap al. Daha iyisi rakı. Kırık kalbini tedavi edeceğiz.”
Leyla kırk dakika sonra bir torba yiyecek ve bir şişe rakıyla geldi. Kararlı adımlarla mutfağa geçti, peynir, sucuk, limon çıkardı.
“Tamam, anlat. Neden kavga ettiniz?”
Zeynep, biraz kendine gelmiş, montu, onun sürekli asık suratını, son aylardaki soğukluğu anlattı.
“Anladım,” diye başını salladı Leyla, rakıyı kadehlere doldururken. “Kendine bir taze bulmuş, artık maço olduğunu sanıyor. Sen de mont muhabbetinle onun yeni parlak hayatına




