Sus artık!” diye bağırdı koca, bavulu yere fırlatırken. “Seni ve bu bataklık dediğin hayatı terk ediyorum!

“Kes sesini!” diye bağırdı adam, bavulunu yere fırlatarak. “Senden ve bu bataklık dediğin hayatından gidiyorum!”

“Bataklık mı?” dedi Meryem, yavaşça ocak başından döndü. Akşam yemeği için kızarttığı patatesler tıkırdıyordu.

“Bu bataklık yirmi yıl boyunca senin hasta anneni besledi, unuttun mu?”

“Annemi karıştırma işin içine!”

“Ama o senin annendi, Ahmet! Sen başkentte ‘büyük işler’ peşinde koşarken, ben burada felçli annenle oturdum. Bezini değiştirdim, her şeyini yaptım.”

Ahmet, yeni takım elbisesi ve ayaklarının dibindeki bavuluyla, iki odalı gecekondu evlerinin kapısında öylece duruyordu. Meryem onu bu kadar bakımlı uzun zamandır görmemişti fit, bronz, pahalı bir parfüm kokusu yayıyordu. Eskiden fabrikadan çıkıp geldiğinde üzerine motor yağı sinerdi.

Tanıştıkları günü hatırladı. Fabrikanın sosyal tesislerindeki dans gecesi, o genç bir tamirci, o da muhasebeden. Onu “Bir Bahar Akşamı” eşliğinde döndürüp durmuş, kulağına aptalca şeyler fısıldamıştı. Sonra mütevazı bir düğün, otuz kadar davetli, Rus salatası ve “Türk şampanyası”. Kayınvalidesi o gün mutluluktan ağlamış, ona sarılmıştı: “Sağ ol kızım, benim Ahmet’imi ehlileştirdin.”

Ehlileştirmişti. Yirmi iki yıl geçirmişlerdi. Kızları Elif’i büyütmüşlerdi. Şimdi tıp fakültesindeydi, bursu ve annesinin ek işleriyle geçiniyordu. Ahmet son üç yıldır para vermiyordu hepsini “iş”e yatırmıştı. Ne işi olduğunu Meryem bir türlü anlayamamıştı. Bir ara oto tamirhane açacaktı, sonra nakliyat işine girdi. Hepsi battı.

“Sen anlamazsın,” dedi Ahmet sinirli sinirli, holde sigara yakarak. “Serdar beni İstanbul’a çağırdı. Orada otoyıkama şubeleri varmış, müdür olarak alacakmış. Başlangıç için ev de tutacakmış.”

“Yalnız mı gideceksin?” Meryem ellerini önlüğüne sildi. Elleri titriyordu ama sesi sakindi.

“Yalnız değil.” Ahmet gözlerini kaçırdı. “Ayşe’yle. O… o beni anlıyor. Bana inanıyor.”

Ayşe. Meryem onu üç aydır biliyordu. Ahmet duştayken telefonundaki yazışmaları görmüştü. “Tatlım”, “aşkım”, “seni özledim”. Yirmi sekiz yaşında bir “tatlı”. Ahmet’in krediyle araba bakmaya gittiği galeride çalışan bir menajer. Meryem hâlâ o krediyi öğretmen maaşıyla ödüyordu.

“Peki ya Elif?” diye sordu Meryem. “Kızın. Bir yıl sonra mezun olacak.”

“Büyüyünce anlar. Böyle yaşayamam artık. Kırk beş yaşındayım, Meryem. Hâlâ gencim, hâlâ her şeyi değiştirebilirim.”

Meryem pencereye yürüdü. Aşağıda komşuları Gülten çamaşır asıyordu. Meryem’i pencerede görünce el salladı. Gülten her şeyi biliyordu. Ayşe’yi de, Ahmet’in altı aydır eve sadece uyumaya geldiğini de. Komşuluk edip, “Dayan Meryem,” diyerek börek getirirdi.

“Hatırlıyor musun,” diye fısıldadı Meryem, “Elif beş yaşındayken zatürre olmuştu? Doktorlar ümit kesmişti. Sen o zaman ilaç parası için işten çıkmıyordun. Ben de başında nöbet tutuyordum. O zaman demiştin ki, ‘Biz aileyiz Meryem. Üstesinden geliriz.'”

“Çok oldu o.”

“Sadece on beş yıl. Ya annen felç geçirdiğinde? Kim hastane hastane gezdi onunla? Kim iki saatte bir çevirirdi onu yatak yaraları olmasın diye? Ben, Ahmet. Sen hep bahaneler bulurdun iş, mühim işler. Ne işi? O zamanlar da peşindeydin zaten o ‘büyük işlerin’.”

Ahmet sigarasını pencere kenarında söndürdü. Meryem buruştu yeni pencere, geçen ay taktırmıştı. Kendi biriktirmişti parasını.

“Sen hep kötü şeyleri hatırlıyorsun,” diye çıkıştı Ahmet. “Peki güzel şeyler? Seni denize götürdüğümü?”

“On yıl önce götürdün. Antalya’ya. Bir haftalığına.”

“Hiçbir şey yetmiyor sana!”

Meryem ona döndü. Gözleri doluydu ama ağlamadı. Gözyaşlarını ona layık görmüyordu.

“Biliyor musun Ahmet? Git. Git Ayşe’nin yanına. Ama şunu da bil. Anneni ben ölene kadar baktım. İki yıl yattı bizde, iki yıl kaşıkla yedirdim, yıkadım, ilaç verdim. Sen neredeydin? İşte mi? Hangi işte Ahmet? Son beş yıldır neredeyse hiç çalışmadın ki. Hep zengin olma hayali kurdun.”

“Çabalıyordum! Ailem için uğraşıyordum!”

“Aile için mi?” Meryem acı bir kahkaha attı. “Elif son sınıfta ders kitapları alabilmek için gece nöbetlerinde hemşirelik yapıyor. Çünkü babası ‘işadamı’ olmaya çalışıyor. Ben okulda iki kadro birden alıp bir de özel ders veriyorum. Kimin için uğraştın sen?”

Ahmet sessizce bavulunun sapını sıktı.

“En komik olan ne biliyor musun?” diye devam etti Meryem. “Annen ölmeden önce bana dedi ki, ‘Affet onu kızım. Zayıftır o. Hep zayıftı. Sabrettiğin için sağ ol.’ O zaman anlamamıştım. Şimdi anlıyorum.”

“Sus!” diye patladı Ahmet. “Zayıf olduğumu söyleme bana! Ben sadece burada boğuluyorum! Bu evde, bu şehirde, seninle! Beni doğruluğunla mezara göndereceksin!”

“Benim doğruluğumla mı?” Meryem sert bir kahkaha attı. “Son yıllarda tek yaptığım sessiz kalmaktı. Sarhoş geldiğinde sustum. Birikmiş paramız çalındığında sustum sen

Rate article
Lifequest
Sus artık!” diye bağırdı koca, bavulu yere fırlatırken. “Seni ve bu bataklık dediğin hayatı terk ediyorum!