Ah, evladım geldi, diye coştu Şirin.
Nihat kapı önünde şapkasını sıkıca tutuyordu: Selam, anneciğim. Ben bir an duraksadı, tek değilim. İşte, dedi ve ince, gözlüklü, sırt çantası omzunda bir çocuğu öne itti.
Aman Tanrım, torunumu getirdin. Bu Şevket mi yoksa Alparslan mı? Gözlük olmadan tanıyamıyorum. diye haykırdı Şirin.
Nihat bir sandalyeye oturdu.
Tak tak, işte bu Veysel, benim evlilik dışı oğlum. Hatırlıyor musun, Zeyneple bir yıl ayrı kaldık? O zaman Veyselle tanıştım, o da doğdu. Yanlışlıkla ona kendi adımı verdim diye içini çekti.
Şirin ona sert bir bakış attı: Çocuğa ne böyle söylüyorsun? O hâlâ senin hayatının ne kadar çalkantılı olduğunu bilmemeli. Veysel, bir an önce salonun ortasına otursun, televizyonu izlesin; biz de senin babanla bu işin üstesinden gelelim.
Çocuk sessizce odadan çıktı. Şirin kısık sesle sordu: Zeynep bu çocuğu tanıyor mu? diye yanıtladı. O, damadını sevmeyen, kavgacı bir hanımefendiydi.
Nihat irkilerek, Ne diyorsun, anne? Eğer bilseydim, çıplak ayakla evden kaçardım. Ama ona acıdım; temelden ben inşa ettim. dedi.
Şirin bir iç çekti: Yine de ne tuhaf bir adamsın. Ne bir erkek, ne bir baba; Zeynepin ayak boynunda bir hamam taşıyorsun. Yanlış bir yerde çocuğu bebek gibi saklaman çok tuhaf. Bunu bana getirmen ne işe yarar? Zeynep öğrenirse, başım belaya girer.
Nihat sinirle açıklamaya çalıştı: Zeynep, bir yılan gibi, evlenmek istedi. Yeni kocasıyla güneyde bir ay kaldı, bir ay! Sonra bana telefon etti, Çocuğu istediğin yere götür, evine getirebilirsin, dedi. Ben de aklıma gelmişti, Eşim var, o bizi birlikte kovar. O da İyi niyetli olmazsan, kötü bir son olur dedi. Doğum belgesini Zeynepe ver, sen nasılsa halledeceksin. İşte bu kadar. Benim sonum bu. Zeynep Veyseli neredeyse yarı yıl konuşmadı. Ben de düşündüm, bir ay burda kalsın, sonra alırım. diye lafı bitirdi, gözlerini annesine indirmeden.
Şirin başını salladı: Çocukluğun hâlâ aynı, değişmedin. Ne yapsan, anne yardım eder. Peki, nereye koyayım seni? Çocuğu bırak, sadece bir şey sorayım o bizim soyumuzdan mı? diye tereddüt etti.
Nihat kolunu salladı: Benim, şüphe yok. Veysel de şeker gibi tatlı değil ama annem sadıktır.
İki silah gibi sessizleşti. Şirin aniden ayağa kalktı: Ne duruyorum burada? Hadi, bir şeyler yedir, yolculuktan dönen bir çocuğu doyuralım.
Nihat ayağa kalktı: Üzgünüm anne, ama gitmem lazım. Zeynep evde bekliyor. Şu yalanı söyledim; parçalar için şehre gidiyorum. Veyseli besle, ben gidiyorum.
Şirin çocuğu sıkıca sarıldı, fısıldadı: Allah’a emanet ol, kan kardeşim.
Veysel çabuk yemek yerken gözlerini tabağa taktı.
Biraz daha ister misin? Şirin merhametle sordu, ama Veysel hemen: Hayır, teşekkür ederim, kalkıyorum. diye sandalyeden kalktı.
Dışarı çık, biraz dolaş, ben de akşam yemeğini hazırlayayım. Çantanda ne var? diye sordu.
Veysel homurdanarak: Eşyalar.
Şirin başını salladı: Kendin yıkayacak mısın, yoksa ben mi yapayım?
Veysel korkmuş bir bakışla: Bilmiyorum. Annem hep yıkardı.
Şirin çantasını kaldırdı: O zaman al, ben kontrol ederim, kirli olanı yıkayacağım.
Veysel dışarı çıktı, Şirin çantayı açtı: iki tişört, bir eşofman ve birkaç iç çamaşırı.
Yetersiz, diye düşündü, Üstüne bir kazak bile koymamış. Annem hâlâ böyle mi? Çamaşırlara su doldurup, vişneli bir börek yapmaya başladı.
Kıvılcım bir çığlık duyuldu, Şirin elini unuttuğu gibi çabuk dışarı fırladı.
Ne oldu? diye bağırdı.
Veysel bağırarak bir ayağını tutuyordu: Bir kaz bana çarptı! gözlerinden damlayan gözyaşları.
Şirin, Neden oraya girdin? Kazlar orada oturur, sen bahçede ne yapıyorsun? dedi, kırmızı lekeyi incelerken.
Veysel, gözyaşlarını silerek: Sadece bakmak istedim.
Kazları hiç görmedin mi? şaşırdı Şirin.
Görmüşüm ama yaklaşmam. fısıldadı.
Tamam, eve dön, merhem süreriz diyerek elini tutup içeri götürdü.
Akşam yemeği sonrası Veysel’i kanepede yatırdı, ama uyuma telaşıyla gözlerini kapatamadı. Hayat ne kadar zalim! diye düşündü. Zaten Kılıçın çocuğu başkasının evine gönderilirdi. Çocuk yanıtını duydu: Annemle birlikte kalmak istiyorum. Veysel, Veli amcam beni bir bakımevine götürecek, sadece tatilde alacaklar. Evde annemle mutluydum. Amcam Veli beni hiç adını bile söylemez. diye ağladı.
Şirinin kalbi bir an için sıkıştı, çocuğu ince bedenini sararak: Ağlama, Veyselciğim. Seni incitmeyeceğim. İstersen annenle konuşuruz, sen burada kalırsın. Okulumuz iyi, öğretmenler şirin. Ormanda mantar, çalıda çilek toplarız, inek sütünden beslenirsin; o kadar zayıf ki bir bardak süt sana dev güç verir. İnanmıyor musun? Yarın seni Pavlayla tanıştıracağım; o sağlam bir çocuk, sütle büyüyen bir balık gibi. İstersen? diye sordu.
Veysel boynundan tutarak: İstiyorum. Sana yalan söyleyecek misin?
Şirin nazikçe tepesine bir öpücük kondurdu: Asla.
Yıllar geçti. Valentina ara sıra gelip hediyeler getirirdi, ama arabasından Veli onu hep aceleyle gönderirdi. Nihat seyrek ortaya çıkardı. Zeynep, Veyselin sorumluluğunu annesine bağladı, Eşimin değil, senin hatan, dedi; Torunlarımı istemiyorum, ama evdeki her şey benim! Şirin ise umursamazdı. Zayıf çocuk büyüyüp sağlam bir delikanlı oldu. Bir sabah, en sevdiği yemekleri hazırlarken pencereden dışarı baktı, ama bir an için gözleri kapandı. Genç bir asker içeri girdi, sessizce bağırdı: Anneanne, geldim, neredesin?
Şirin hemen koştu, askerin boynuna atladı: Veyselciğim, benim torunum!
Kime gidiyorsun? diye sordu. Adam çatalını bırakarak şaşkınlıkla yanıtladı: Hangi anne? Beni bir yıl ara sıra bir şeyler alıp getiren? Hayır, gitmem. Annem sensin, tartışılacak bir şey yok; yemek yemeye devam ederim.
Şirin gizlice bir gözyaşı sildi; ne mutlu ki bir torunu var, yaşlılıkta teselli ve yardım. Kan bağıyla bağlandıkları bir anne ve torun…
Ah, Oğlum Geldi – Evdokia Çok Sevindi!




