Lüsyanın Dağınık Hayatı: 30 Yaşında, 120 Kg ve Metabolizması ile Mücadelesi – Uzak Bir Diyarın Unutulmuş Şehrinde!

30 yaşında bir kadınım, adım Aysel. Kilo 120kilogram Belki metabolizma bozukluğum vardır, belki de başka bir hastalık. Yaşadığım kasaba, Anadolunun bir köşesinde, haritanın kenarında bir toz tanesi gibi durur; zaman burada saat gibi akmaz, mevsimler hüküm sürer. Kışlar buz keser, bahar çamur içinde uyanır, yaz kavurur, sonbahar ise yağmurla hüznünü söyler. İşte bu ağır akış içinde ben de, herkesin bana Aysel diye seslendiği bu kadının hayatı sürüklenir.

Hayatımı bir çukur gibi hissettiğim zamanlar oldu; 120kilogram bir kale gibi üzerime çöküyordu. Nedenini içimde bir kırık, bir hastalık ya da metabolizma sorunu arıyor, ama uzmanlara gitmek uzak, mahcup edici derecede pahalı ve neredeyse boşuna geliyormuş gibi geliyor.

Kasabamızın belediye çocuk yuvası Çanakkale Çanlarında bakıcı olarak çalışıyorum. Günlerim bebek pudrası, haşlanmış pirinç ve sürekli ıslanmış zemin kokusuyla dolu. Büyük, sevgi dolu ellerimle ağlayan çocuğu teselli eder, on kadar yatağı düzenler, bir damlayı silerken çocuğa suçluluk hissettirmem. Çocuklar bana bayılır, yumuşak dokunuşuma ve sakinliğime koşarlar. Fakat üç yaşındakilerin gözlerindeki hafif sevinç, yuva kapısının dışındaki yalnızlığın ucuz bir bedeli gibi…

Yaşadığım ev, eski sekiz daireli bir apartmandır; Sovyet zamanlarından kalma bir anı. Duvarları tütsü gibi kokar, kirişler geceleri gıcırdar, rüzgara karşı titrer. İki yıl önce annem, yorgun ve sönük bir kadın, bu binanın duvarlarına tüm hayallerini gömmüş gibi öldü. Babamı hiç tanımam; o da yıllar önce bu hayatı terk etmiş, geriye sadece toz bir fotoğraf ve boşluk bırakmış.

Maddi durumum zor. Soğuk su, paslı musluk damlaları, dışarıya açılan tek tuvalet, kışın buz gibi bir mağara, yazın odaları boğucu sıcaklık… En büyük zahmet ise soba. Kışları iki kamyon dolusu odun yakar, alçak maaşımdan bir nebze su çeker. Akşamları demir kapının arkasındaki ateşi izlerken, sobanın sadece odun değil, yıllarımı, gücümü, geleceğimi de yaktığını hissederdim.

Bir akşam, gölgeler odama hüzünle dolduğunda, beklenmedik bir mucize geldi. Gürültülü ve gösterişli değil, komşum Nuriyenin (köyün temizlik görevlisi) hafifçe çaldığı kapı zili gibi sessizdi. Nuriye, hastane temizlik işçisi, yüzünde yılların yorgunluğu var, iki cıvıltılı 2000TL tutarında banknotları eline sıkıştırdı.

Aysel, lütfen, Tanrı aşkına. Al, iki bin lira. Bir şey olmadan vermiyorum, affet diyerek parayı uzattı.

Parayı görünce, iki yıl önce zaten bir hayal kırıklığı olarak kafama koyduğum borcu bir anda unuttuğum gibi hissettim.

Aman Nuriye, ne… Üzülme dedim.

Olmaz! diye ısrar etti. Şimdi param var. Dinle

Sessiz bir fısıltıyla, Nuriye bana bir hikâye anlattı. Şehir dışına gelen bir grup Türkmen işçi. İçlerinden biri, sokakta süpürgeyle çalışırken ona tuhaf bir iş teklif etti: 15000TL. Vatandaşlıkları eksik, evlenmek için sahte evlilik arıyorlar. Dün bir kadına evlilik sözleşmesi imzaladım, para konuşuyor, ama hızlı. Benim adıma Rıfat, şimdi benimle kalıyor, yakın bir evlilik için. Kızımın yeni bir mont alması lazım, kış yaklaşıyor. Senin de bir şansın var; para lazım mı? Evlenmek isteyen var mı?

Bu sözler soğuk bir gerçeklikti. Ben, evlenmek gibi bir hayalim yoktu, adayım yoktu; dünyam çocuk yuvası, market ve o yıpranmış soba odasıyla sınırlıydı. Ama para 15000TL Odaları yenileyip, yeni duvar kağıtları asabilirdim, belki sobayı değiştirebilirdim.

Tamam dedim, içimde bir umut yeşerdi.

Ertesi gün Nuriye bana aday getirdi. Kapıyı açtığımda, içeriye bir genç girdi; uzun boylu, ince yapılı, yüzü hâlâ hayatın sertliğinden korunmuş, büyük, kara gözleriyle bana bakan bir genç. Allahım, o bir çocuk! diye bağırdım içimden.

Ben 22 yaşındayım dedi, hafif bir aksanla ve pırıltılı bir sesle.

İşte, ben de 15 yaş küçüğüm diye Nuriye sevinçle ekledi. Aranızda sadece sekiz yıl fark var, harika bir eş olacak!

Kaymakamlıkta evlenmeye hemen izin vermediler; memur, bir ay bekleyin dedi, düşünmek için diye ekledi. Türkmenler işlerini bitirip ayrıldı. Fakat genç, adı Rıza, ayrılmadan önce bana telefon numaramı istedi.

Yalnız bir şehirde olmak zor dedi ve gözlerinde tanıdık bir kaybolmuşluk gördüm.

Böylece her akşam aramaya başladı. İlk başta kısa ve çekingen konuşmalar, sonra daha uzun ve rahat sohbetler. Rıza dağlarından, güneşinin farklı ışıklarından, annesini ne kadar çok sevdiğinden, Rusyaya gelme amacından bahsetti. Ben de çocuk yuvasındaki komik anıları, evimdeki ilk bahar çiçeklerinin kokusunu anlatmaya başladım. Kendi ağırlığımdan ve yaşlarımdan bir an bile bahsetmeden, gülerek telefon konuşuyorduk.

Bir ay içinde birbirimizi daha iyi tanıdık; evlilikten çok bir dostluk gibi bir bağ kurduk. Ay sonunda Rıza geri döndü. Tek giydiğim gümüş elbiseyi giymiş, dar bir şekilde vücudumu saran bir elbiseyle, kalbimde bir heyecan dalgası hissettim. Şahitler genç, ciddi, diksiyonlu Türkmenlerdi. Nikah hızlı ve duygusuz geçti; bana ise bir rüya gibi, yüzüklerin parıltısı ve resmi sözlerin tuhaflığı geldi.

Nikah sonrası Rıza evime tekrar gitti. İlk iş olarak bana vaat edilen parayı içeren bir zarf verdi; elimdeki ağırlık, kararımın, umudumun ve yeni rolümün bir yansıması gibiydi. Sonra cımbızlı bir kutu çıkardı; içinde siyah kadife bir kumaş üzerine yerleştirilmiş ince bir altın zincir vardı.

Sana hediye dedi usulca. Bir yüzük almak istedim ama bedenini bilmiyordum. Gitmek istemiyorum. Gerçekten evlenmek istiyorum.

Ben şaşkınlıkla donakaldım, bir kelime bile söyleyemedim.

Bir ay içinde telefonla ruhunu duydum dedi. O güzel, annemin ruhu gibi saf. Annem öldü, babam ikinci evliliğinden bir anne bırakmış, onu çok severmiş. Seni sevdim, Aysel, gerçekten. Beni burada bırak, seninle kalmak istiyorum.

Bu bir sahte evlilik teklifi değildi; gerçek bir el ele tutuşma, kalpte bir bağ kurulmasıydı. Rızanın gözlerindeki içtenlik, bana uzun zamandır hayal bile etmediğim bir saygı, takdir ve hafif bir sevgi sunuyordu.

Ertesi sabah Rıza geri gitti, ama ayrılık bir veda değil, bir bekleyişti. Başkentte çalışmaya devam etti, her hafta sonu bana geliyordu. Bir gün çocuğumu beklediğimi öğrendiğimde, Rıza bir kez daha büyük bir adım attı: ortak işindeki hisselerini sattı, ikinci el bir Tatra kamyonet aldı ve kalıcı olarak kasabaya dönerek taksi işine başladı. Dürüstlüğü ve çalışkanlığı sayesinde işi hızla büyüdü.

İlk çocuk doğdu, üç yıl sonra ikinci bir erkek çocuğumuz daha oldu. İki güzel, esmer çocuğumuz babasının gözlerini, annesinin gülümsemesini taşıyor. Evimiz neşeyle doldu; çocukların koşuşturması, kahkahaları ve gerçek bir aile atmosferi

Rıza alkol ve sigaradan uzak, dinine sadık, çok çalışkan bir eşti. Beni öyle bir sevdi ki, komşular göz ucuyla bakıyor, farkı göremiyorlar. Sekiz yıllık farkımız tamamen eridi.

En şaşırtıcı şey ise benim içimdeki değişim oldu. Evlenmek, anne olmak, aileye bakmak bedenimi yeniden şekillendirdi. Fazla kilolar kendiliğinden eridi; adeta eski bir kabuğun dışına atılmış gibi hafifledim. Diyet yapmadım; hayatım hareketle, sevgiyle, sorumlulukla doldu. Gözlerimde bir ışıltı, yürüyüşümde bir özgüven belirdi.

Şimdi sobanın önünde otururken, Rıza odunları dikkatle atıyor, çocuklar halı üzerinde oynuyor, eşimin bana bakan o sıcak bakışı hâlâ kalbimi ısıtıyor. O iki bin liralık gecenin, Nuriyenin kapı çalmasının ve hayatıma giren bu yabancının, bana sahte bir evlilikten çok daha fazlasınıyeni bir yaşamgetirdiği için minnettarım. Bu gerçek bir mucize, yıldırım gibi parlamayan, kapı çalınmasıyla gelen bir mucize.

Rate article
Lifequest
Lüsyanın Dağınık Hayatı: 30 Yaşında, 120 Kg ve Metabolizması ile Mücadelesi – Uzak Bir Diyarın Unutulmuş Şehrinde!