Mehmet, başını ört, evlat, dışarı çok soğuk!
Bırak anne, Transilvanyada donmadıysam burada da donamam!
Bunlar onun ayrılmadan önce söylediği son sözlerdi.
Mehmet otobüse binip İstanbula, oradan da denizi aşarak Kanadaya gitti.
İki sene içinde döneceğine söz verdi. On iki yıl geçti.
Ayşe, annesi, o eski köy evinden bir kez de çıkmadı.
Aynı odun sobası, aynı perdeler, otuz yaşındayken dokuduğu aynı kilim hâlâ duvarda asılıydı.
Duvarın bir köşesinde, mezuniyet cübbesi giymiş Mehmetin bir fotoğrafı; altına sararmış bir not düşülmüş: Çabuk döneceğim, anne. Söz veriyorum.
Her pazar, Ayşe şalını bağlayıp posta şubesine giderdi.
Cevap alamayacağını bilse de bir mektup gönderirdi.
Bahçesindeki sebzelerden, soğuktan, komşusunun ineğinden bahseder, her defasında aynı sözle bitirirdi:
Kendine iyi bak, evlat. Seni çok seviyorum.
Postacı bazen şefkatle söylerdi:
Hanımefendi Ayşe, mektuplar belki hiç ulaşmaz Kanada çok uzak.
Sorun değil kızım. Posta getiremezse, Allah getirir.
Köyde zaman başka akardı. Baharlar gelip geçer, sonbaharlar yorgun düşerdi.
Ayşe yavaşça yaşlanır, sanki sessizce sönen bir mum gibi.
Her akşam lambayı söndürmeden önce mırıldanırdı:
İyi geceler, Mehmet. Anne seni seviyor.
Soğuk bir Aralık sabahı bir mektup geldi.
Mehmete ait değildi; tanımadığı bir kadından, Eliften.
Sevgili Ayşe Hanım,
Ben Elif, Mehmetin eşi.
Mehmeti çok duymuşum, fakat ona mektup yazmaya cesaret edememişim.
Şimdi affedin, çünkü Mehmet hastaydı.
Elinden tutabildiği kadar mücadele etti, ama huzur içinde veda etti elinde fotoğrafı sıkıca tutmuş.
Gözlerini kapatmadan son sözleri şöyleydi:
Annemize söyle, eve dönüyorum. Her gün onun özlemini çektim.
Eşyalarını bir kutuya koydum, size gönderiyorum.
Sevgilerle,
Elif
Ayşe mektubu sessizce okudu, ardından sobanın yanına oturdu ve uzun süre hareketsiz kaldı.
Ertesi gün komşular onu bir kutuyu eve taşıdığını gördü.
Kutuyu yavaşça açtı; sanki eski bir yara açıyordu.
İçinde bir mavi gömlek, küçük bir defter ve Annem için yazılı mühürlü bir zarf vardı.
Ellerinde titreyerek mektubu açtı. Kağıt kar gibi soğuk ve özlem kokuyordu.
Anneciğim,
Eğer bunu okuyorsan, çok geç geldim demektir.
Çok çalıştım, biriktirdim ama en önemlisini anlamadım zaman satın alınmaz.
Kar yağdığında her sabah seni özledim.
Sesini, çorbanı, evimizi rüyamda gördüm.
Belki iyi bir evlat olmadım, ama bil ki seni sessizce sevdim.
Gömleğimin cebine bahçemizin bir tutam toprağını sakladım; yanımdaydı her an.
Artık kendim zorlanamazsam, Biraz daha dayan, evlat, diyorsun.
Dönmezsem ağlama. Sevgi, rüyanda buluşur.
Şimdi evdeyim, artık kapıyı çalmana gerek yok.
Sevgilerle,
Oğlun Mehmet
Ayşe mektubu göğsüne bastı, gözyaşları sessizce süzüldü; artık bekleyecek bir evlat kalmamıştı ama sevgi hâlâ vardı.
Gömleği yıkadı, ütüledi ve sandalyesinin arkasına, masanın yanına astı.
O günden sonra tek başına yemek yemedi.
Soğuk bir Şubat gecesinde posta memuru onu koltuğa uzanmış halde buldu.
Elinde mektup, masada hâlâ sıcak çay, yüzünde huzurlu bir gülümseme.
Yanında mavi gömlek sanki ona sarılıyor, kucağını ısıtıyordu.
Köylüler, o gece rüzgarın durduğunu, köyün sessizliğin bir an için bütün dertleri unuttuğunu söylediler.
Belki de Mehmet sözünü tutmuştu; belki de başka bir biçimde dönmüştü.
Çünkü bazı sözler asla ölmez; sessizlikte, gözyaşıyla ve kar taneleri arasında yerine varır.
Hayat, sevginin zamanla ölçülmediğini, kalplerin birbirine dokunduğu her anın bir ev dönüşü olduğunu öğretir.




