Aylin, kocasına asla tam anlamıyla güvenmedi. Bu yüzden hayatını tek başına yürütmek zorunda kaldı; evliliklerinde bu durum kabulleniş bir gerçekti. Kocası Kemal, papatyalar kadar çekici, her ortamın neşesi gibiydi. Alkolü ölçülü tüketir, sigara içmez, futbol, balık tutma ya da avcılık gibi maceralara pek ilgi duymazdı. Kısacası, iyi bir adam, bir de kaleyi hak eder denir ona. Bu olumlu nitelikler sayesinde Aylin, kocasının evin dışındaki dünya ile teselli bulduğunu anladı; böylesine bir erkeği bulmak zor. Avcılar her zaman ortaya çıkardı
Kemalin tek tesellisi, onların küçük oğulları Emirdi. Kemal, oğluna hiç bir şey saklamaz, boş zamanını tamamen ona ayırırdı. Aylin, bu tutkulu baba sevgisinin aileyi ayakta tutmak için yeterli olacağını düşünürdü.
Okulda Aylin, kızıl saçları ve çilleri yüzüne serpilmiş gibi dağılmış olduğu için Kızıl diye takılırdı. Annesi, güzelliğiyle bilinen bir kadındı ve Ayline hep şöyle derdi: Canım Aylin, sen benim çirkin ördeğim gibisin, bu acı gerçeği kabul etmelisin. Kim sana bu gerçeği söyleyebilir? Sadece ben. Evlenmek zorunda kalmayacaksın, yalnız başına ayakta durmalısın. İyi çalış, kariyerine yönel. Güzel bir adam karşına çıkarsa, ondan şikayet etme. Ona itaatli bir eş ol. Bu öğüt Aylinin hafızasında yıllar boyunca yer etti.
Okulu altın madalya ile bitiren Aylin, üniversiteye gitti ve orada gelecekteki eşini tanıdı. Kemal, Ayline, kendisine yaklaşmaktan korkmadığı tek kız olduğunu itiraf etti. Aylin makyaj yapmaz, göz alıcı kıyafetler tercih etmez, erkeklerle flört etmeyi bilmezdi. Kemale gerçekten ilgi gösterildiğini fark ettiğinde, bu fırsatı kaçırmak istemedi ve evlenmek ister misin? diye sordu. Kemal, ilk başta bu cesur teklife şaşırmıştı, ama Aylinin itaatkar, sadık ve mütevazı bir eş olacağı sözünü almasıyla kabul etti. Kemalin annesi, Fatma, o gün Aylini ilk bakışta eleştirmişti; Güzel bir erkeğin çocuğu, herkesi peşinden çeker. Ama sen Çillerinle çirkin bir kız. demişti. İlk buluşma pek hoş geçmedi.
Aylin, kayınvalidesinin hoşnutsuzluğunu fark etti. İçinde, güzel bir koca mutluluğu gölgeleyebilir düşüncesi vardı ama şansını kaybetmek istemiyordu. Kocasının annesine tek başına gidip kendisini kanıtlamaya karar verdi. Fatma bir çay ikram etti ve Aylin, Alışıyorum diye düşündü. Aylin, Kemale sadık, itaatkar bir eş olacağına söz verdi; bu vaat, dış görünüşteki eksiklikleri aşan bir etken oldu.
Fatma yalnız bir kadındı. Kocası onu ve oğlunu yeni bir sevgiliye bıraktı, bir yıl sonra yorgun ve harap bir halde geri döndü. Ailesi onu affetmedi; Fatma, Affetmek mi? Yoksa kırgınlık içinde kalmak mı? diye iç çekti. Oğlunu tek başına büyütmenin zorluğuna dayanamayarak, oğlunun seçimini onaylamaya karar verdi. Aylinin, Kemale her türlü yolu aşarak ulaşacağına inandı ve evliliği kutsadı.
Bir yıl sonra Emir doğdu; babasının güzelliğine bir bakılaçtı. Kemal, oğlunu kelebek gibi kovalıyor, ona yaşamının anlamını veriyordu. Ancak Ayline duyduğu aşk hiç filizlenmedi. İkili, sakin ve rutin bir yaşam sürdü; Aylin ev işlerini yapar, yemek pişirir, akşamları ona bir öpücük verirken, Kemal bütün maaşını ona verir, doğum gününde çiçek alır, sabahları da bir öpücükle işe giderdi. Bu durum, bir ritüele dönüşmüştü; gerçek aşkın varlığını sadece kitaplarda ve arkadaşların renkli anlatımlarında duyarak bekliyorlardı. Beş yıl sonra Kemal, bu duyguyu buldu; ama evinde değil, gökyüzünün bir başka yıldızında. O, Bozhena adında bir kadına âşık olmuştu; güzelliği göğe yükseliyordu. Bozhena da evli bir adamı tutuyordu. Altı ay süren gizli buluşmalar, Kemali karısına karşı daha da yalan söylemeye itiyordu; Emir, babasını eskiden neşeli, şimdi ise sinirli görüyordu. Bozhena, Yaşamadım; ya bana evlen ya da arkadaş kal. diye tehdit etti. Kemal, iki sevgiyi de kaybetmek istemiyordu; oğlu Emirin 5 yaşındayken eşyalarını topladı ve aileyi terk etti.
Aylin, annesinin öğütlerini sık sık hatırladı. Çocukluğunda annesinin sözleri incitici gelmişti, ama şimdi Kocamın gidişiyle hayata bir köprü kurmadan, derin bir nehire atlamam, üç dereye de ağlamam diye düşündü; annesinin hayat zorluklarına karşı bir bağışıklık geliştirmişti.
Tüm bu çalkantı, kalbinde bir parça kırıldı; ancak bu kırık, ruhunun en derinlerine gömüldü ve bir gün serbest kalacaktı. Mutluluğun özgür bir kuş gibi istediği yerde konacağına inandı. Kemal, Ayline son bir kez Kapıların her zaman açık diyerek veda etti, Emir seni çok seviyor, acı çekmesin. dedi. Kemal bir yarım yıl boyunca oğluyla Bozhena arasında gidip geldi. Aylin, eski eşinin diş fırçasını hâlâ banyodaki ayrı bir kabın içinde sakladı; Kemal fırçaya baktığında suçluluk hissetti; bir gün fırçayı çantasına koydu, Atacağım ki acımasın. diye. Ertesi ziyaretinde yeni bir fırça buldu; bu küçük detaylar bile Kemalin kalbinde bir sızı oluşturdu.
Mutfakta her zaman sıcak kahve, koridorda ise evin terlikleri bekliyordu. Bu küçük şeyler, Kemalin içindeki çatlağı derinleştiriyordu. Neden aileyi bıraktığını açıklayamazdı; Bozhenaya duyduğu tutku, onu bölüyordu. Ne yapmalıyım? Nasıl sevdiklerime zarar vermeden yaşayabilirim? soruları aklını sık sık işgal ederdi.
Aylin, sessizce durup Beni kapıdan dışarı çıkarma, beni lanetleme; sadece bu kadar. diyebilirdi, ama o da susmayı seçti. Her defasında Kemal ayrıldığında, Gel, Veli. Bizi unutma. derdi. Bozhena, Eğer gitmek zorunda kalırsam, çocuğun yüzünden. diye Kemale hatırlatırdı; bu döngü yıllarca sürdü.
Aylinin arkadaşları, Neden hâlâ evlenmedin? Kemale ne oldu? Her gün seni bekleyen bir baba var! diye ısrar ederdi. Kuşun yuvası güzel olmazsa, şarkı söylemez. gibi atasözlerini hatırlatırlardı. Aylin dinler, iç çekerdi.
Zaman su gibi akıp geçti; Kemal artık Emire gelmez oldu. Baba ve yetişkin oğul, artık orta bir noktada buluşuyordu. Emir liseyi bitirirken, Aylin, kocasının geri dönmeyeceğini kesin olarak anladı; on iki yıldır beklediği adam artık yoktu. Aylin, yeni bir başlangıç için bir seyahat planladı, ılıman bir yere gitti ve orada kısa bir tatil aşkı yaşadı; hiçbir sorumluluk, sadece anın keyfi.
Dokuz ay içinde Emirin kız kardeşi Meryem dünyaya geldi. Tüm arkadaşları Aylinin bu cesur kararına şaşırdı; hastanedeki bekleyişte Aylin yorgun ama mutlu bir şekilde bebeği kucağına aldı. Merhaba kızlar! Lütfen benim küçük Meryemi sevin. dedi.
Bir arkadaşının alaycı sorusuna, Soyadını nasıl söyleyeceğiz? Aylin, O da büyüdükçe adını alacak! diye yanıt verdi. Kimse bu sevinci gölgeleyemedi; Aylinin hayatı artık Meryeme adanmıştı.
Meryem üç yaşına geldiğinde kreşe gönderildi; orada diğer çocuklar Baba sadece bir anneye benzer diye düşündü. Meryem, babasını Erim diye adlandırmaya başladı; bu hem komik hem de biraz hüzünlüydü.
Bir akşam Aylinin evinde bir telefon çaldı; kapıyı açtığında Kemali gördü. Meryem, Babam! diye bağırdı ve Bu benim babam! diye koştu. Aylin gözyaşları içinde, Evet, Meryem, bu senin baban. dedi. Kemal, Meryemi kucaklayıp Merhaba, kırmızı yakam! diye bağırdı, ardından Ayline sarıldı, Sana minnettarım, Aylin. Kapıların hâlâ açık. Ama artık geriye dönüp bakmayalım. dedi. Aylin, Kemalin dizine oturmasını engelledi; Hoş geldin ama geçmişi yeni bir sayfa gibi kapat. diyerek onu nazikçe geri itti.
Emir, şaşkın gözlerle yanına baktı; bir süre sonra gülümseyerek baktı. Bu uzun süreç, Ayline şunu öğretti: Hayatın acımasız dalgaları ne kadar çarparsa çarpsın, insan kendi içindeki gücü keşfederek yeniden ayağa kalkar. Kendi değerine inanmak, dışarıdaki fırtınalardan korunmanın tek yoludur. Bu da en büyük yaşam dersidir.




