Oğlum, hasta kız kardeşine iyi bak. Onu yalnız bırakma!” diye fısıldadı annem.

“Oğlum, lütfen hasta kız kardeşine iyi bak. Onu terk edemezsin!” diye fısıldadı annesi.

“Evladım, sana bir ev bırakıyorum. Ama yalvarırım, kız kardeşine sahip çık. Onu yalnız bırakma!” dedi annesi, her kelime göğsünde bir bıçak gibi saplanıyordu.

“Beni dinle, oğlum…” diye nefes nefese mırıldandı.

Her söz ona işkence gibi geliyordu. Hastalık onu acımasızca tüketiyordu. Yatakta zayıf, solgun, neredeyse şeffaf bir halde yatıyordu. Altan onu tanıyamıyordu. Bir zamanlar güçlü, gülümseyen, hayat dolu bir kadındı. Şimdiyse…

“Altan, lütfen, Ebru’yu bırakma… O çok hassas. Farklı, ama bizim. Söz ver bana…” Annesi elini beklenmedik bir güçle sıktı. Bu kadar gücü nereden buluyordu, diye şaşırdı Altan.

Altan suratını ekşitti. Gözleri, İstanbul’daki küçük evlerinin köşesinde oyuncak bebekleriyle oynayan ablası Ebru’ya kaydı. Kırkını geçmişti ama hâlâ mırıldanarak oyunlar oynardı. Gülümsüyordu, sanki annesinin ölüm döşeğinde değil de bir bayram kutlamasındaydı.

Altan’ın hayatı yolundaydı: bir inşaat şirketi, pahalı bir araba, Boğaz’ın yanında büyük bir ev. Ama orada Ebru’ya yer yoktu. Çocukları ondan korkuyor, eşi Selma ise ona “deli” diyordu. Oysa Ebru sakin, oyuncu, masum biriydi.

“Yani… biliyorsun… ailem var… Ebru ise…” diye mırıldandı, annesinin elinden kurtulmaya çalışırken.

“Evladım, babanın evi senin… Ebru için üç odalı bir daire bıraktım. Her şey yasal.”

“Bu parayı nereden buldun?” Altan ve Selma şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Yüzlerine açgözlü bir ifade yayıldı.

“Yaşlı öğretmen kadına baktım… Yemek götürdüm, ilaçlarını aldım… İyi bir kadındı. Bana daireyi bırakacağını hiç düşünmemiştim. Ebru’nun adına geçirdim, güvende olsun diye. Ama sen… ona göz kulak ol, lütfen… Sonra çocuklarının olur. Kim bilir ne kadar yaşayacak…”

O gece annesi öldü.

Ebru öksüz kaldığını anlamıyor gibiydi. Altan onu hemen yanına aldı ve dairenin tadilatına başladı.

“Ebru’ya bu kadar yer ne gerek var? Bizde kalsın. Kiraya veririz.”

Selma başta itiraz etmedi. Ebru rahatsızlık vermiyordu: gün boyu oynuyor, gülüyordu. Ama garip hareketleri Selma’yı ürkütüyordu. “Bugün sakin, peki ya yarın?”

“Biraz daha sabret,” diye rica etti Altan. Ama altı ay sonra, bir avukat arkadaşının yardımıyla, babasından kalan evi ve Ebru’nun dairesini kendi adına geçirdi. Ebru’yu kandırarak belgeleri imzalattı, hiçbir şey açıklamadan.

İşte o zaman cehennem başladı.

Altan işteyken, Selma Ebru’ya işkence ediyordu: ona bağırıyor, odasına kilitliyor, bazen kedi maması veriyordu. Onu ağlarken, korkmuş halde buluyordu. Bir gün, Selma ona vurdu. Ebru dehşete kapıldı ve altına kaçırdı.

“Sadece geri zekâlı değil, üstüne bir de altına mı yapıyorsun? Defol evimden!”

Eşyalarını bir çantaya doldurup onu kapı dışarı etti.

“Ebru nerede?” diye sordu Altan akşam, yatağına uzanırken.

“Gitti!” diye bağırdı Selma. “Altına yaptı, sonra yatak odasına kapandı. Açtığımda çantasını alıp kaçtı. Bir delinin peşinden koşamam!”

Altan sustu. Sonra, “Peki, gittiğine göre…” dedi ve televizyonu açtı. “Bu arada, kiracı buldum.”

O gece ona çok uzun geldi. Ebru’yu düşündü. Neredeydi? O bir çocuk kadar savunmasızdı. Sabaha karşı ancak uyuyabildi ve annesini rüyasında gördü:

“Sana yalvarmıştım, oğlum…” diyordu tabuttan, parmağını sallayarak.

Bu rüya haftalarca onu rahat bırakmadı. Dayanamadı. İki ay sonra vaftiz annesi Ayşe’yi aradı:

“Ne oldu Altan, vicdanın mı sızlıyor?” diye soğuk bir sesle cevap verdi. “İyi ki annenin yanına uğradım. Ebru’yu korku içinde buldum, yanıma aldım. Ona ben bakacağım. Dairesini istemem. Sen utançla yaşa!”

“Aman Tanrım, vaftiz anne…” diye mırıldandı telefonu kapatırken. Rahatlamıştı: Ebru güvendeydi.

Ama o da annesi gibi aynı hastalıktan iki ay sonra öldü. Altan cenazeye gelmedi”acil işi” vardı.

On yıl geçti. Şimdi Altan hasta yatıyordu, acı ve vicdan azabıyla kıvranıyordu. Selma başka bir adamla yaşıyordu. Çocukları nadiren geliyor, “Hastalık kokuyorsun…” diye homurdanıyorlardı.

Bir gün Selma belgelerle içeri girdi:

“İmzala, şirketi halledelim.”

O imzaladı. Sonra anladı: evin bağış belgesiydi. Sonra şirketin. Çok geçti. Annesini ve Ebru’yu hatırladı. Gözyaşları yanaklarından süzüldü.

“Affedin beni…” diye fısıldadı, onu yutan boşluğa doğru.

**Hayat, en büyük dersi vicdanımızın sessiz çığlıklarında verir.**

Rate article
Lifequest
Oğlum, hasta kız kardeşine iyi bak. Onu yalnız bırakma!” diye fısıldadı annem.