Annemi, hasta kardeşim için yardım etmediğim için eleştirmesi, okuldaki derslerim bitince kaçmamı sağladı.
Okul çıkınca çantamı alıp evden kaçtım.
Jeanne, Lyondaki bir park bankında oturmuş, sonbaharın soğuk rüzgarında düşen yaprakları izliyordu. Telefonu tekrar titreşti; annesi Sophieden bir mesaj daha gelmişti: Bizi terk ettin, Jeanne! Antonin giderek kötüleşiyor ve sen sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşıyorsun! Her kelime bir bıçak darbesi gibi vuruyordu, ama Jeanne cevap veremiyordu. Kalbinde suçluluk, öfke ve acı karışıyordu; beş yıl önce bıraktığı eve doğru çekiyordu. On sekiz yaşındayken aldığı karar, hayatını öncesi ve sonrası olarak ikiye bölmüştü. Şimdi yirmi üç yaşındayken hâlâ doğru yapıp yapmadığını sorguluyordu.
Jeanne, küçük kardeşi Antoninin gölgesinde büyümüştü. Doktorlar Antonine üç yaşında ciddi bir epilepsi teşhisi koymuştu. O andan itibaren evleri bir hastane odasına dönüşmüştü. Annesi Sophie, tüm zamanını ona adadı: ilaçlar, doktorlar, bitmeyen testler. Babası ise baskıyı kaldıramayıp evden ayrıldı; Sophie iki çocuğu tek başına büyütmek zorunda kaldı. Yedi yaşındaki Jeanne, neredeyse görünmez hâle gelmişti. Çocukluğu, Antoninin sürekli bakımıyla silinmişti. Jeanne, Antonine yardım et, Sesini kısm, onu sinirlendirme, Şimdi değil, biraz bekle gibi sözler duymuş, sabırla karşılamıştı; ama her yıl kendi hayalleri biraz daha uzaklaşıyordu.
Gençlik döneminde pratik olmayı öğrenmişti. Annelerinin hastane koşuşturmacası arasında yemek yapar, temizlik yapar, Antonine bakardı. Liseden arkadaşları onu dışarı davet ederdi, ama o reddederdi; evde her zaman ona ihtiyaç duyuluyordu. Sophie, Sen benim kayam benim, Jeanne derdi, ama bu sözler Jeannei ısıtamıyordu. Anne bakışını Antonine sevgi ve sıkıntının karışımıyla yönelttiğini gördükçe, aynı bakışı kendisine asla göremeyeceğinin farkına vardı. O bir kız değil, aileyi hafifletmekle görevli bir yaşam yardımcısıydı. Kardeşini seviyordu, fakat bu sevgi yorgunluk ve kırgınlıkla karışmıştı.
Lise son sınıfta, Jeanne bir gölge gibiydi. Arkadaşları üniversiteler, partiler, gelecek planları konuşurken, o yalnızca tıbbi faturalar ve annesinin gözyaşlarıyla meşguldü. Bir gün okuldan eve dönerken Sophienin kriz içinde olduğunu duydu: Antonin yeni bir tedaviye ihtiyaç duyuyor, ama paramız yok! Bana yardım et, Jeanne, liseden sonra bir iş bul! O anda içinde bir şey kırıldı. Annesine, kardeşine, kendisini boğmuş duvarlara baktı ve anladı ki, kalırsa tamamen silinecekti. Acı çekiyordu ama artık beklentileri karşılayamazdı.
Liseden sonra sırt çantasını doldurdu. Anne, sizi seviyorum ama gitmek zorundayım. Bağışlayın. notunu bıraktı. Küçük işlerden biriktirdiği beş yüz euro ile Parise bir bilet aldı. O akşam tren içinde ağladı, kendini hain gibi hissetti. Ancak göğsünde yeni bir umut çarpıyordu; hayatını, eğitimini, nefesini hastane koridorlarını düşünmeden sürdürmek istiyordu. Pariste bir yurt odası kiraladı, garson olarak çalıştı, akşam derslerine kaydoldu. İlk kez bir insan gibi hissetti, bir dişli değil.
Sophie onu affetmedi. İlk aylarda telefon açar, bağırır, yalvarırdı: Bencil oldun! Antonin sensiz acı çekiyor! Sesinin keskinliği Jeannei bıçak gibi yarıyordu. Mümkün olduğunda para gönderiyor, geri dönmeyecek diye belirtiyordu. Zamanla aramalar azaldı, ama her mesaj suçlamalarla doluydu. Antoninin kötü olduğunu, annesinin tükenmiş olduğunu biliyordu, ama artık bu yükü taşıyamıyordu. Kardeşini bir kız kardeş gibi, bir hemşire gibi değil, sevmek istiyordu. Yine de annesinin mesajlarını okudukça şu soruyu soruyordu: Kalmış olsaydım, ne olurduk?
Bugün Jeanne kendi hayatını sürdürüyor. Bir işi, arkadaşları, yüksek lisans planları var. Geçmiş ise peşini bırakmıyor; Antonini, iyi günlerdeki gülümsemesini düşünüyor. Annelerini seviyor ama çalınmış çocukluğunu unutamıyor. Sophie mesaj atmaya devam ediyor ve her bir mesaj, kaçtığı evin yankısı gibi. Jeanne bir gün geri dönüp açıklama yapıp barışabileceğini bilmiyor. Ancak bir şey kesin: Lyondan trenle uzaklaştığı an, kendini kurtarmıştı. Bu acı gerçek, ona ilerlemek için güç veriyor.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



