Birbirimizi Yeniden Keşfetmek

Yeniden birbirini görmek

O gün Veli işten erken eve dönüyordu. Genellikle tam yediye kadar evine gelir, mutfakta tavanın altında bir şeylerin kızgın sesini duyar, akşam yemeğinin kokusunu, eşinin hafif parfümünün esintisini hissederdi. Bugün ise bir acil durum yüzünden toplantıdan çok önce çıkarılmıştıpatronun aniden hastalanması. Böylece Veli, öğleden sonra dörtte, kapısının önünde durdu, sahneye zamanında gelmemiş bir oyuncu gibi garip bir utanç içinde.

Anahtarı kilide soktu; mekanizma kornadan daha yüksek bir çıtırtı yaptı. Holde, bir askıda yabancı bir erkek kabanı asılıydı, yumuşak yün bir kumaştan, pahalı bir görünümde. O, Velinin askısına denk gelmişti.

Salondan bir kadın gülüşü duyuldu; alçak, kadife gibi, hep onun kendine has bir hazinesi gibi gelen bir ses. Ardından bir erkek sesi, anlaşılmaz ama tonlaması evin içinde emin bir tınıydı.

Veli yerinde kalarak, çıplak ayaklarıyla parke üzerinde toprağa saplanmış gibi hissettiNazlı ile birlikte, meşe tonları üzerine tartıştıkları parketin rengi. Aynada, holde solgun bir yüz, ofis yorgunluğu ile buruşmuş bir takım elbise gördü. Kendini yabancı bir misafir gibi hissetti.

Ayakkabılarını çıkarmadan, evin katı kurallarını çiğneyerek sesin peşinden ilerledi. Her adım başına bir çınlama geldi. Oturma odasının kapısı hafif aralıktı.

Orada, bir kanepede oturmuşlardı. Nazlı, ona çok benzeyen Nazlı, turkuaz bir bornozun içinde oturuyorduonu geçen yılki doğum gününde hediye etmişti. Bacakları evin içine kıvrılmış, evin içinde bir yuva hâliyle. Yanında bir adamkırk yaşında, pahalı süet mokasen içinde, çorap takmadankafasını hafifçe geriye atmış, açık yakalı bir gömlek giymişti. Elinde kırmızı şarap dolu bir kadeh tutuyordu.

Kahve masasında, Nazlının aile yadigarı kristal bir vazo bulunuyordu; içinde kavrulmuş fıstık kabukları dağınık bir şekilde duruyordu.

Bu sahne, tam anlamıyla sıcak, samimi bir mahremiyet tablosuydu. Tutku değil, sıradan bir evlilik dışı ihaneten sinir bozucu türü.

İkisi aynı anda Veliyi gördü. Nazlı bir an titredi, kadehi devrildi ve kırmızı bir leke, açık bornozun üzerine damladı. Gözleri, çığlık atmaktan ziyade, çocukça bir şaşkınlıkla açıktı; sanki bir yaramazlık yakalayan bir çocuk gibi.

Yabancı, yavaş ve neredeyse tembel bir hareketle kadehi masaya koydu. Yüzünde korku ya da utanma yoktu; sadece, en ilginç anını bölmüş birinin hafif çabukluğu gibi bir hayal kırıklığı vardı.

V diye başlamak üzere Nazlının sesi koptu.

Adam duymadı. Gözleri, mokasenini, sadece bir adımda oturma odasına girilebilecek bir ayakkabıyı, ardından kendi tozlu ayakkabılarını süzdü. Aynı odada iki çift ayakkabı, iki ayrı dünya çarpışmak üzereydi.

Sanırım gideceğim, dedi yabancı, adımlarını hantal bir temponun içine atarak. Veliye baktı, aşağılamadan ziyade bir müze sergisini inceler gibi, hafifçe başını salladı ve hol yönüne yöneldi.

Veli hareketsiz kaldı. Erkek kabanı takarken kilidin sesini duydu; kapı çaldı ve kapanmaya başladı.

İkisi, gür bir sessizliğin içinde kaldı; sadece saatlerin tik takları hâkimdi. Hava, şarap, pahalı erkek parfümü ve ihanet kokusuyla doluydu.

Nazlı omuzlarını sararak ona baktı. Anlamıyorsun, bunun düşüncenin aksine, sadece konuşuyorduk gibi kelimeler kalın bir camın ardına sıkışmış gibi ona ulaşmaya çalıştı; anlamsızdı.

Veli kahve masasına yaklaştı, yabancının kadehini eline aldı. Kadehten yabancı bir koku geldi. Bornozun üzerindeki kırmızı lekeyi, fıstık kabuklarını, yarım kalmış şarap şişesini izledi.

Bağırmadı, haykırmadı. Tek bir duygu hissetti: tüm varlığına nüfuz eden bir iğrençlik. Oda, kanepe, bornoz, koku hatta kendisi bile

Kadehi yerine koydu, dönerek hol yönüne geri yürüdü.

Nereye gidiyorsun? diye Nazlının sesi titredi, içinde bir korku duyuldu.

Veli aynanın önünde durdu, yansımasına baktı; az önce orada olmayan birine bakıyordu.

Burada kalmak istemiyorum, diye fısıldadı, net ve kesin bir sesle. Hava tamamen dağıtılana kadar.

Dairenin çıkışını buldu, merdivenlerden aşağı indi. Dairenin önündeki bankta oturdu. Telefonunu çıkardı, şarjının bittiğini gördü.

Kendi dairesinin penceresine, sevdiği sıcak ışığa bakarak oturdu. Başkalarının parfümünün, mokaseninin, hayatını bir zamanlar tanıdığı şeylerin kokusunun dağılmasını bekledi. Ne olacağını bilmiyordu, ama dört saat önceki gerçekliğe geri dönmenin artık bir yolu kalmadığını anladı.

Soğuk bankta otururken zaman farklı akıyordu. Her saniye yakıcı bir netlikle doluydu. Pencereye yansıyan bir gölge gördüNazlı, ona bakmak için gelmişti. Başını çevirdi.

Birazdanelli dakikada mı, bir saatte midaire giriş kapısı açıldı. Nazlı, bornoz olmadan, sade kot ve bir sweatshirt içinde dışarı çıktı. Elinde bir battaniye tutuyordu.

Yavaşça karşıya geçti, bankta oturdu, aralarında yarı insan boşluk bıraktı. Battaniyeyi uzattı.

Al, ısın.

Hayır, diye geri çevirdi, ona bakmadan.

Onun adı Arda, dedi Nazlı sessizce, asfaltı izlerken. Üç aydır tanışıyoruz. O, benim spor salonuma komşu bir kafede sahibi.

Veli başını çevirmedi, bu detaylar boştu. İsim, meslek sadece bir sahne dekoruydu; asıl şey, dünyasının sessiz bir tıkırtıyla çöküşüydü.

Ben özür dilemiyorum, sesi titredi. Ama sen geçen bir yıldır neredeyse hiç yoktun. Yemek yiyip, haber izleyip uyuyordun. Ben seni görmeyi bıraktım. O ise gördü.

Gördü mü? Veli, akşamın ilk defa arkasını döndü. Sesinde bir hışıltı, suskunlukta kırılma. O, şarap kadehlerimden içtiğimi gördü mü? Fıstık kabuklarını masama attığını mı gördü? Bu, gördü mü demek?

Nazlı dudaklarını büzdü, gözleri yaşla doldu ama akıntıya izin vermedi.

Bağışlamıyorum, hemen her şeyi unutmaya çalışmıyorum. Sadece sana ulaşmak için başka bir yol bulamadım. Belki canavara dönüşerek tekrar bir insan gibi görünmek zorundaydım.

Burada oturuyorum, Veli yavaşça konuştu, kelimeleri toplarken, ve iğreniyorum. Bu yabancı parfüm kokusu beni iğrenç hissettiriyor. Mokasenler iğrenç. Ama en çok senin böyle bir şey yapabildiğini düşünmek iğrenç.

Omuz silkti; sırtı soğuk ve hareketsizlikten acı çekti.

Bugün gitmeyeceğim, dedi. Giremem. Bu dairedeki her şey, o günün anılarını taşıyor o havayı solumak bile zor.

Nereye gideceksin? diye sordu Nazlı, sesi gerçek bir hayvan korkusuyla çalkalanmıştı. Tamamen kaybolmak mı?

Bir otelde kalacağım. Bir yer bulmam lazım, diye yanıtladı.

Nazlı başını salladı. Senin yerine bir arkadaşımın evine geçeyim mi? Seni dairede yalnız bırakayım?

Veli başını salladı. Bu, içinde olanı değiştirmez. Evimiz, belki satılmalı, hava almalı.

Nazlı bir çığlık attı gibi hayret etti; bu ev onların ortak hayali, kaleleriymişti.

Veli banktan kalktı, hareketleri yavaş ve yorgundu.

Yarın, dedi, konuşmayacağız. Bir sonraki gün de aynı. Sessiz kalacağız. Ayrı ayrı. Sonra sonra bakacağız, hâlâ bir şey söyleyecek hâlimiz var mı diye.

Dönüp sokağa doğru yürüdü, arkadan bakmadı. Nereye gittiğini, geri dönüp dönmeyeceğini bilmiyordu; sadece bir şey kesin: bu akşamdan önceki hayatı bitmişti. Ve ilk defa yıllar içinde, bilinmezliğe bir adım atmanın korkusundan daha çok, kendini yeniden bulmanın acısının içinde bir canlanma hissetti.

Şehrin sokakları yabancı bir hal aldı; lambalar asfalt üzerine keskin gölgeler düşürüyordu, kaybolmak kolaydı. Veli, yakındaki bir hostele girditasarruf için değil, kaybolmak, kimliğini silmek için. Oda hastane odasına benziyordu: beyaz duvarlar, dar bir yatak, plastik bir sandalye. Kenarına oturdu, sessizlik kulaklarına çarptı. Parke gıcırtısı, buzdolabı sesi, eşinin arkasındaki nefes yoktu. Sadece kafasında bir uğultu, göğsünde bir ağırlık.

Telefonunu çıkardı, resepsiyonda sunulan şarj cihazına bağladı. Ekran canlandı, bildirimler akıp gitti. İş arkadaşları, sohbet kanalları, reklamlar sıradan bir akşam. Normallik dayanılmazdı.

Patronuna kısa bir mesaj attı: Hasta oldum, birkaç gün gelmeyeceğim. Yalan söylemedi; kendini zehirli hissediyordu.

Duş alıp suyu neredeyse kaynar gibi açtı, ama sıcaklığı hissetmedi. Başını eğip, akıntıların gün tozunu yıkadığını izledi. Sonra kırılgan bir aynada, lavabo üzerine düşen kırık yansımada kendini gördüyorgun, buruşuk, yabancı. Nazlı bugün böyle mi görüyordu? Yoksa aylarca böyle mi görünmek zorunda kalmıştı?

Yatakta uzandı, ışığı kapattı. Karanlık huzur getirmedi. Gözlerinin önünde bir dizi lanetli slayt belirdi: askıda kalan kaban, şarap lekesi, mokasenler, ve en acımasız söz: Beni görmeyi bıraktın.

Dönmeye çalıştı, rahat bir pozisyon bulmaya çabaladı, ama rahatlık yoktu. Her şey çürük, eksik. Aklına bir düşünce girdi, önce görmezden geldi ama tekrar tekrar geri döndü, bir sinek gibi: acaba kendi soğukluğuyla, kendi ruhsal tembelliğiyle onu o mokasenli adamın kollarına itmiş miydi? Onu suçlamadan, sorumluluğu üzerinden kaldırmadan, ama belki de kendini anlamaya doğru bir adım.

Nazlı uyumamıştı. Evde bir hayalet gibi dolaşıyordu, kollarını sırtına bağlamış. Divana geldi, şarap lekesi kurumuş, kahverengi çirkin bir iz bırakmıştı. Bornozu buruşturup çöp kutusuna attı.

Sonra o masaya yaklaştı, Ardanın içtiği kadehi aldı, uzun uzun baktı, mutfağa taşıdı ve tezgahın altına kırdı. Kristal bir çınlama duyuldu, parçalar dağıldı. Biraz hafifledi.

Tüm izleri topladı: fıstık kabukları, içilmemiş şarap, masayı temizledi, kırıkları attı. Ama onun parfümü perdeler, mobilya kumaşına kadar işlenmişti. Utanç da, tuhaf bir özgürlük hissi de oradaydı. Yalan gerçek, acı somut bir hâl aldı.

Oturdu yere, bacaklarını sararak sessizce ağlamaya başladı; gözyaşları kendiliğinden akıyordu, tuzlu ve buruk. Gözyaşları sadece Veliye verdiği acıdan değil, yıllarca inşa ettikleri mutlu evlilik masalının çöküşünden geliyordu. Suçluluğun farkındaydı; o da hatayı yapmıştı.

Sabah Veli yıkılmış bir halde uyandı. En yakın kafeden bir kahve sipariş etti, pencereye oturdu, uyanan şehri izledi. Telefonu titreşti. Nazlıdan bir mesaj: Ara, sadece mesaj at, iyiysen.

Mesajı okudu; basit, insani bir ifade; öfke ve iğrençliğin içinde bir kıvılcım çaktı. Cevap vermedi; sessiz kalma sözü vermişti. Ama bir kez daha içindeki öfke ve iğrençlik yerini bir merak, bir belirsizliğe, bir umut değil, bir merak duygusuna bıraktı.

Acaba bütün bu kabus, bütün bu acı içinde birbirlerini yeniden görebilirler mi? Düşman değil, iki yorgun ve yalnız insan olarak, bir zamanlar birbirini sevmiş, şimdi kaybolmuş iki insan olarak?

Kahveyi bitirdi, fincanı masaya koydu. Önlerinde sessizlik günleri vardı. Sonra bir konuşma ve belki de korkulması gereken şey, konuşmanın kendisi değil, hiçbir şeyin değişmeyeceği düşüncesiydi.

Onlar artık peri masallarına inanmıyorlardı. Aşkları kusurlu, kanlı bir geçmişti. Ama her şey yıkıldığında, kırık camda sadece nefreti değil, bir şansı da gördüler. Kendilerini yeniden inşa etme şansıeski halleri gibi değil, olabilecek halleri gibi. Çünkü en güçlü aşk, düşüşleri görmeyen değil, küllerinden yeniden ayağa kalkabilen aşktır.

Rate article
Lifequest
Birbirimizi Yeniden Keşfetmek