Sonbaharda hastalandığımda her şey değişti. Komşular telefon etti:
Ahmet, gelin. Babanız yatıyor, tek başına kalkamıyor.
Eşim Meryem vefat ettiğinde köyün kenarındaki evimizde sessizlik çöktü. Ben, onun eşi, yalnız kaldım. Komşular şöyle diyordu:
O olmadan zorlanacak, çünkü Meryem her işi yapardı: bahçeyi, evi, tavuk kümesini, inekleri.
Ben ise dimdik durdum. Sabahları hayvanları çitledim, öğlenlerde bahçede dolaştım, bir şeyler uydurdum ki ellerim boş kalsın. Oturup üzülmek benim tarzım değildi. Ama yıllar etkisini gösterdi; yetmiş yaşına geldikten sonra sağlığım elden geldi, ayaklarım ağırlaşmaya başladı.
Şehirde yaşayan oğlum Ahmet sık sık ziyarete gelirdi. Bir bankta oturur, şöyle derdi:
Baba, bizim yanımıza taşınmak ister misin? Orada daha rahat olur, biz de bakarız.
Hayır, oğlum diye savurdum. Sizin aileniz, sizin sorumluluklarınız var. Ben burada, burada her köşesi bana ait bir evdeyim.
Ahmet içini çekti. Babamın gururlu, sessiz yapısını anlıyordu; kimseye acıması hoşuna gitmezdi.
Gelinin Oya da bu konuşmaları dinler, sessiz kalırdı. O, Ahmet ile şehirde yaşıyor, hemşire olarak çalışıyor, iki genç çocuğu vardı. Kayınpederi ona soğuk, mesafeli gelirdi; kabul ediyor gibi görünse de içten bir sıcaklık göstermezdi.
Yine sonbaharda hastalandığımda her şey değişti. Komşular tekrar aradı:
Ahmet, gelin. Babanız yatıyor, tek başına kalkamıyor.
Ahmet anında yola çıktı. Evde serin, ocak boştu. Ben yatağımda, zayıf ve kambur bir halde uzanıyordum.
Baba diye yaklaştı oğlu neden sessiz kaldın?
Ne elini salladı yaşlı adam size zahmet çıkarmak istemedim. Geçecek, kalkacağım.
Kalkmadı. Hastaneden dönüşte anlaşıldı ki, köyde tek başıma başa çıkamam. Ahmet tekrar ısrar etti:
Bizim yanımıza gel, hastane de yakın, yanındayım.
Yük olmak istemem. Sizin çocuklarınız, işiniz var Ben kime yararım?
O zaman Oya söze girdi. Yorgun kayınpederine bakıp içinde bir acı hissetti.
Baba dedi içten bir sesle artık inat etme. Sen bizim ailemiz, git bizim yanımıza, her şey iyi olur.
Ben ona şaşkınlıkla baktım, ilk kez sadece gelin değil, sıcak kalpli bir kadın gördüm.
Sen de istemez misin, gelin? sessizce sordum.
İstemem, baba gülümseyerek yanıtladı. Evimizde yer var. Çocuklar sevinecek.
Böylece şehirde yeni bir hayat başladı. Başta ses, kalabalık, dar bir avlu, bahçe yerine balkon… Oya her şeyi evimde hissettirecek şekilde ayarladı. Sevdiğim mercimekli çorbayı yaptı, çamaşırları yıkadı, odama köyden getirdiği eski bir lamba koydu.
Bir akşam şöyle dedim:
Teşekkür ederim, kızım.
Ne için? diye sordu.
Beni bitmekten alıkoyduğun için. Ahmet iyi bir evlat, ama sen Meryem gibisin; en zor işleri kalpten yaparsın.
Oya gözyaşlarını tutamayıp dinledi; ilk defa beni kızı gibi seslendirdi.
Zaman geçtikçe çocuklar bana koşar, gençliğim ve eşimle nasıl bir ev inşa ettiğimizi dinlerdi. Torunuma tahtadan tekne yapmayı, bir diğerine eski türküler söylemeyi öğrettim.
En şaşırtıcı olanı, evde her zaman koşturduğumuz hâlde, benim gelişimle birlikte sıcaklık artmasıydı. Oya anladı ki, iyilik sadece kayınvalideye yapılmaz; ben varlığımla bütün aileye bir hediye sundum.
Ahmet bir gün eşine şöyle demişti:
Senin böyle yapabileceğini hiç düşünmemiştim. Baba hep gururluydu, bir araya gelmeyeceğimizden korktum.
Ne demek, gülümseyerek yanıtladı sadece ona da sevgiye ihtiyaç duyan bir insan olduğunu görmek gerekiyordu.
Ben onların arasına birkaç yıl daha katıldım. Hastalıklara rağmen çiçek gibi açtım. Bayramlarda hep birlikte sofraya oturur, şöyle derdim:
En büyük mutluluk, birine su çubuğu uzatabilmek ve yaşamaya bir neden bulabilmek.
Son günümde Oyanın elini sıkıca tutarak fısıldadım:
Teşekkür ederim, kızım, yalnız kalmama izin vermediğin için.
Cenazeden sonra Oya mezar başında uzun uzun durmuş, bir kayınpederi değil, bir baba daha kaybettiğini hissetti.




