Gülten sabah üzeri kıyafetlerini giyerken, meslektaşı Ayşenin sesi koridoru doldurdu:
Gülten Hanım, bugün yarım saat erken gelmenizi söylemiştiniz, hâlâ mümkün mü?
Tabii ki, dişçiye rahatça gidin, ben şimdi çıkıyorum.
Gülten aceleyle aşağı indi, binanın girişinden dışarı çıktı. Gecenin soğuğu dışarıdaki yolu buz gibi bir kayganlığa dönüştürmüş, çimento yürüyüş yolu neredeyse bir cam tabakasına benziyordu.
Hızlı olmayacak, diye mırıldandı, kaygan zemine ayak bastı ve otobüs durağına yöneldi.
Yolun ortasında, adının uzunluğuyla dillere destan bir temizlikçi Ahmet, her adama özür dileyerek bağırıyordu:
Kum yok, alınmadı ama herkes gülerek şöyle diyordu:
Sorun değil Ahmet, geçeceğiz!
Gülten bahçeyi terk ettiğinde, kaldırımda gece yağan ince kar ve çamur bir arada, sabah yürüyüşçülerinin siyah izleriyle damlanmış bir palet gibi uzanıyordu. O, adımlarıyla çamura batmış bir şelale gibi ilerliyor, beşinci bölüme kayıtlı doğum hastasını taburcu edip iki gün daha hastanede tutup tutmayacağını düşünüyordu.
Bir anda, herkesin istemediği bir şey gerçekleşti; ayakları birden kaydı, ayağa kalkmak için ellerini çamura daldırması gerekti. Çamur, önünde ve arkasında bir okyanus gibi uzanıyordu, ama birileri onu kolundan tutup kaldırdı.
Teşekkür ederim, dedi, arkasını döndü; yüksek bir adam gülümsüyordu:
Sorun değil, ama eve döndüğünüzde kendinizi yıkamayı unutmayın.
Eve zaman yok, acele etmem lazım.
O hâlde iş hayatında başarılar, diyerek adam dar bir sokağa doğru yöneldi.
Gülten, kirli paltosunu hemşireye teslim ederken, o da paltoyu asmasını istedi. Hemşire, bir yandan rutin bir sohbet sürdürüyordu:
Her şey yolunda, nöbetçi doktor hâlâ burada, yeni gelen genç kadın doğum yapmaktan korkuyor ama çocuğu sakın tutacak gibi. Ailesi başka şehirde, teyzesinin evinde doğum yapıp yine eve dönecek.
Hangi bölmede?
Yedinci.
Gülten içini çekti, bir iş günü daha başlamıştı. Yedinci bölmeye girdi, nöbetçi doktorla bilgi aldı, odadan çıkıp genç kadının yatağına gitti. Kadın duvara yaslanmıştı, omzuna dokunduğunda başını çevirdi ve sordu:
Doktor musunuz?
Evet, ben Gülten Hanım, senin adın ne?
Ben Nurten, zaten biliyorum, ama konuşmak istiyorum.
Kararıma karar verdim, diye aceleyle söyledi, çocuğu bırakacağım.
Bu senin kararın mı yoksa ailenin mi?
Ortak bir karar.
Babanı biliyor mu?
Şimdilik hayır, ama sanırım ona da çocuğa ihtiyacı yok.
O baba, kanunen sana haber vermen gerekir; çocuk bir oyuncak değil. Senin anne ve baban var, neden ona sevginizden mahrum kalıyorsun?
Henüz gençim, eğitimime odaklanmam lazım.
O zaman bunu daha önce düşünmeliydin; her eylem sorumluluk getirir. Çocuğu bırakmak, sorumluluktan kaçmak doğru mu? İlk günlerde bebeğin bir anneye ihtiyacı vardır, gözlerine baktı; neredeyse çığlık atacak bir kızdı, kendini bir tren vagonunda hayal et: rahat oturuyorsun, birden dışarı atılıyorsun, soğuk ve çıplak. Bu nasıl bir görüntü? Sen büyüksün, çıkış yolu bulacaksın. Çocuğun bir damla, hemen ölebilir.
O zaman ona yardım edeceksiniz! diye bağırdı Nurten.
Sen onun tek desteği olacaksın.
İstemiyorum.
Biraz daha düşün, babasına telefon et. Doğumdan korkma, her şey güzel olacak.
Gülten, Nurtenin elini sıkıca tuttu, sıcak bir gülümseme gönderdi. Nurtenin gözlerinde acı, karışıklık ve çocukluğunda her şeyin sihirli bir şekilde eriyip gittiği bir umut vardı.
Tüm gün Gülten, Nurten ve kendini düşündü. Otuz dört yaşındaydı, hâlâ bir aile kuramıyordu. Üniversitede bir sevgilisi vardı, evlenmeyi planlamışlardı, ama bir kaza onun hayatını yıktı: sarhoş bir sürücü arabanı çarpmıştı. Dördüncü sınıfta başına gelen bu felaket, onu yıllarca içine kapanmaya zorladı; mezuniyet yıllarında evlilik düşüncesi bile kalmadı. Ailesinin arkadaşları ona Hafta sonu dışarı çık, belki bir eş bulursun diye ısrar ederdi.
Gülten, evlenmek için bir yürüyüşe çık da birini bul, derdi anne.
Annem, hayal etme; belki de bir aldatıcı çıkar, diye cevap verirdi Gülten.
Bazen hastalarını taburcu ederken, pencereye bakar, evliliklerdeki erkeklerin kadınları nasıl karşıladığını izlerdi; gözleri dolardı, kendi çocuğunu kucağında tutmak, sımsıkı sarmak isterdi.
Şimdi pencereden dışarı baktı, yağmurlu bir kar fırtınası hâlâ sürüyordu. Akşamüstü soğuk tekrar çamura dönüşecek, kaygan bir yol olacak. Paltosunu temizlemek için personel odasına gitti; bir soyunma odası ve personel yemekhanesi oradaydı.
Gün sakin geçti, ağır bir vaka yoktu. Gülten, yine yedinci bölmeye gidip genç hastayı ziyaret etmeye karar verdi; 18 yaşındaydı, komşu ilçeden gelmişti, burada doğum yapıyordu; küçük bir şehirde herkes birbirini tanır. Aileyle konuşmuş, kararını değerlendirmişti; babasının da imzası gerekiyordu.
Kendi içinde, çocuk bırakma vakalarına eskiden soğuk bakan kendisini şaşırdı; şimdi Nurtenin hikayesine kalpten bağlanmıştı. Tüm gün sadece onu düşündü. Hastanın annesi, yaşlı bir teyze, onu hastaneye getirmiş, çünkü diğer hastane danışmaya gidiyordu ve genç kadını yalnız bırakmak istemişti. Gülten, bir zamanlar cerrahi bölümde çalışmıştı, bu yüzden reddedilemezdi.
Nurten telefonla babasını aramaya çalıştı, ama cevap alamıyordu.
Belki de Babamı tanımıyorum demeliyim?
Önce doğ, sonra göreceksin. Ağrın var mı, sancı?
Ne?
Bir şey acıyor mu?
Hayır.
Ağrı hissettiğinde hemşireye söyle, doktor çağırır.
Nurten sakinleşti, hafif bir gülümseme belirdi.
Gülten, dışarı çıkarken bir kez daha kaydı; bu sefer dizine çarptı, ayağa kalkamadı. Arkasından bir kadın geliyordu, ama o da yeterli güce sahip değildi. Aniden bir çift kolundan tutup kaldırıldı; sabah kurtarıcısının geniş gülümsemesi onu şaşırttı.
Teşekkür ederim.
Ben Yusuf, ya siz?
Yusuf, iki kez ona yardım etmişti; cevap vermeden adını söylemesini bekliyordu. Gülten, bir an için tanışmazdı ama iki kez kurtarıldığı için teşekkür ederdi, adımını söylemek zorunda kaldı.
Hastaneye mi gidelim?
Hayır, sadece dizim çarpazlandı.
O zaman sizi evinize kadar götüreyim.
Yusuf, konuşkan biriydi; yol boyunca kendisinin bir fabrika mühendisliği yaptığı, genç bir erkek kardeşi ve bir kız kardeşi olduğunu anlattı.
Kızım Lâle, bir zamanlar bir kız arkadaşıyla sorun yaşamış, ama ben deneyimli olduğum için ona yardımcı oluyorum, dedi.
Yusuf, Lâleye iki dakikada bir çay ikram etti, ama o çayı reddetti; Çocuklarım bekliyor dedi.
Lâle, İyi bir adam bulmuşsun ama evliymiş, ne yazık ki diye mırıldandı.
Gülten, Yusufun bekar olduğunu, kardeşi ve kız kardeşiyle birlikte yaşadığını söyleyerek onu savundu. Annesi o kadar konuşuyordu ki:
Ben ölürsem, yalnız kalacaksın; kız kardeşim Merve iki yaşım daha küçük, senin kimsen yok.
Gülten, annesini nazikçe sarıp:
O zaman yaşamaya devam et, ben de sensiz ne yaparım? Şimdi yatağa gidiyorum, çok yorgunum. Yarın bir kız çocuğu için korkuyorum.
Sabah saat altıda Gülten işe telefon etti:
Nurten nasıl, 7. bölümden?
Sancılar başladı, kahvaltı yapabilirsiniz.
Tüm sabah Yusufu düşündü; hayali olarak onun Nurtenin yanında, çocukla el ele yürüdüğünü gördü.
Yaşlılıkta aşık mı oldum? düşünerek aynada kendine baktı, gülümseyerek bir gün tekrar sokakta Yusufu görmeyi diledi. Fakat o gün karşılaşmadı. Doğumhane lobisine girince iki adam gördü; birinde Yusufa şaşkınlıkla baktı, başka birinde Veli, Yusufun kardeşi, duruyordu.
Gülten yanına gitti:
Günaydın, nasıl yardımcı olabilirim?
Burada ne yapıyorsunuz?
Ben burada çalışıyorum, kız kardeşinizle bir şey mi oldu?
Kızım 12 yaşında, umarım bu aptalın izini sürmez, önce üniversiteyi bitirsin.
Ne demek istediniz? Veliye döndü, Aptal diye bağırdı.
Çocuğu yapmayı başardı ama şimdi kızdan kaçıyor, ona ihtiyacı yok. O, ona bir gün yirmi kez aradı. Şaka yapıyor, evlenmek zorunda, dedi Veli.
Nurten çocuğu bırakmak istiyor, savundu Veli.
Gülten Hanım, hızlıca doğum odasına, dedi bir ses.
Gülten, giyinmişti, bir kez daha telefon çaldı:
Kim?
7. bölmeden.
Bekleyin, sonra konuşuruz.
Nurten korkmuştu, ölmekten endişe ediyordu, bir yanda kendinden emin Velinin gülümsemesi, bir yanda acı ve öfke içinde.
Gülten Hanım nerede? Neden gelmiyor? diye bağırdı bir ses.
Nurten sevindi, gülümsedi.
Korkma, her şey güzel olacak.
Her şey aniden çabuk bitti.
Çocuk, dedi çocuk bakım hemşiresi, çocuğu Nurtene gösterip ona götürdü.
Nurten odasında dinleniyordu.
Çocuğun adını Yusuf koyacağız mı? diye sordu Veli.
Neden?
Sana minnettarız, çocuğu senin sayende yetiştirdik. Nurten de iyi.
Yusuf, Gültene şaşkın bir bakış attı ve geniş bir tebessümle:
Önce Nurteni soracağım, o doğmuş mu?
Bir hafta sonra kardeşler ve Lâle, küçük Yusufu annesiyle birlikte karşıladılar. Ardından Lâle evde sofrayı kurarken, hemşire yardımıyla Nurtenin teyzesine göz kulak oldu; teyze hastaneye kaldırılmıştı. Yusuf, akşamları arkadaşımın evinde kalacağım diye göz kırpıyordu, ama herkes Gültenin mutlu yüzünü, onun sevgi dolu bakışını görüyordu.
Yusufun küçük kardeşi, Nurtenin ailesine tanıtıldı, vaftiz töreni yapıldı; Gülten vaftiz annesi, Yusuf da vaftiz babası oldu. İki ay sonra düğünleri yapıldı. Genç çift çok mutluydu; en çok mutlu olan Lâleydi; artık kızının bir evi, bir ailesi vardı, tek eksik sadece torunlarını beklemekti. Zaman her şeyin yerini alacaktı.




