Sadece Hayatı Yaşamak

Ben, 22. kattaki yeni dairemdeki dev panoramik pencereden dışarı bakıyorum. Alt kısımlarda akşam karanlığını delen yol ışıkları, kıvılcım gibi parlayan arabalar birer boncuk, trafik ışıkları ise minik yakut ve zümrüt gibi ışıldıyor. Şehrin üstünden bakınca, bir yırtıcı kuş gibi gökyüzünde süzülüyormuş gibi hissediyorum; nihayet ayak bastığım bir nokta bulmuş gibi.

Her şeyim bu zamana kadar geldi. Uzakta, dumanları yükselen bir çelik fabrikası var; o fabrikanın iflasından onu kurtarmıştım. İsmi iş dünyasında duyulmuş, saygı görmüş, hatta biraz da korkulmuş biriydim. Dairem, arabam, yabancı bir arabayı alacak kadar değerli bir saather şey yerli yerinde. 1990ların çılgın pazaryerlerinde yığınlarca çuval taşıyarak hayal ettiğim şeyler şimdi elimde.

Hayat bir iş planı gibi, her adım kar getirecek şekilde önceden çizilmiş gibiydi. Ama akşamları pencereye yaklaştıkça, bir kutlu sevinç yerine, boş ve çınlayan bir sessizlik duyuyorum; sanki terkedilmiş bir caminin içinde yankılanan bir çan.

İkinci iş telefonum, sadece iş amaçlı aramaları kabul eden bir cihaz, cam konsolda titreşiyor. Ekrana bakıyorum; tanımadığım bir numara. Bir an reddetmek istedimrahatsız edici reklamlarama parmağım titredi. Belki yeni bir müşteri? Her zaman ulaşılabilirdim.

Alô? diye, yorgun ama hâlâ iş odaklı bir sesle cevap verdim.

Telefonun diğer ucunda ince bir ses, ardından yirmi yıldan fazla süredir duymadığım bir kadın sesi duyuldu.

Yusuf? Ben ben Şebnem. Üniversitedeki sınıf arkadaşın.

Soğuk camın üzerine başımı dayadım. Şebnem, matematik analizi derslerinde yanımda oturan, ince, topuzlu bir kızdı. Hedeflerime gülüp, yükseklik değil, kökler önemlidir derdi. O zaman sadece hafifçe gülümserdim. Kökler mi, uçmak lazım diye düşünürdüm.

Şebnem, diye zorla çıkardım. Ne haber?

Beklediğim bir ricaydı; para, iş, bir pozisyon… Ama Şebnem farklı bir şey söyleyecekti.

Anneannemin köy evinde eşyaları topluyordum, eski notlarını buldum. Strugatskynin Pazartesi Cumartesi Başlar kitabı da bir tanesiydi. İlk dönemde kaybettiğin o kitap hatırlıyor musun? Ben buldum, geri vermeyi unuttum, özür dilerim. Zamanım olmadı.

Sessiz kaldım. Benim aklımda sadece grafikler, döviz kurları, sözleşme rakamları vardı. Ama bir yerden, o kitabın içinde saklı bir heyecan ve çılgınlık duygusu yükseldi. Gençken bir bilim insanı, mucit, yaratıcı olmayı hayal ederdim.

Belki alıp almaz mısın? diye Şebnem titrek bir sesle devam etti. Annemin köy evini satıyorum, her şeyi ayıklıyorum. Belki hatıraların senin için değerli olur.

Çıkarılacak bir şey yoktu; sadece bir şey söylemek istedim: Bırak, yok mu? Zamanım yok. Ama bunun yerine sordum:

Köy evin nerede?

Şirincede, hatırlarsın, oradaki nehir, kamp ateşi

Nehranın kenarında Şebnemin pamuk gibi bir elbisesi, basit bir keten elbise, doğal bir güzelliği hatırladım. Genç, yoksul ama umut dolu bir grup arkadaşla geleceğimizi tartıştığımız o günler aklıma geldi.

Tamam, dedim, beklemediğim bir sesle. Adresi gönder. Giderim.

SUVmla toprak yollarda ilerlerken, sanki zaman içinde yolculuk yapıyormuşum gibi hissettim; eski gençliğin kokusunu, ucuz kolonya izlerini hatırladım. Şirincenin köy evi hatıralarıma uygun; çit biraz yamulmuş, arazi otla kaplanmış. Şebnem çatıya çıktı; makyaj yapmamış, sade bir elbise giymiş, gözleri derin ve bilge bir ışıltıyla dolu.

İçeri gel, dedi. Çay demledim.

Eski bir çaydanlık ve bir kaç antika eşya eşliğinde oturduk, Şebnem bana köydeki hayatını anlattı. Yerel bir fabrikada muhasebeci, köye yakın bir evde yaşıyor, bir kız çocuğu ve torun yetiştirmiş, eşi bir kaza sonucu hayatta kalmamış. Gökyüzündeki kuleler ve borsa raporları ona yabancı bir dünya gibi.

Karton kapaklı, yıpranmış kitabı uzattı. Sayfalar sararmış, kenarlarında gençliğinin çılgın notları vardı. Kalbimde bir iğne gibi bir his beliriverdi; uzun yıllar susturulan bir tel çalındı sanki.

Kurduğun için teşekkür ederim, diye boğuk sesle söyledim.

Ne yapalım ki? diye omuz silkti. Birçok şey anlamsız, ama atam da zor gelir. Belki de işte bu tuz var.

Birden, içimde bir sertlik belirdi; Sence de boş mu hayatın? diye sordum, kendime bile yabancı bir şiddetle. Affedersin, ama senin bu sessiz, fark edilmez hayatın hiç bir olay, hiçbir ölçek pişman değil misin?

Şebnem hafif bir hüzünle baktı, suçlayıcı değil, sadece düşünceli.

Ölçek farklı olur, Yusuf. Şu bak, dedi ve pencereye götürdü. Bahçede eskiden büyük bir elma ağacı, dedesi tarafından dikilmiş; yanındaki kulübe babası inşa etmiş; kızı o ağaç altında oyun oynar, şimdi torunu koşar. Benim dünyam bu. Pişman değilim, sadece yaşıyorum.

Ben ağaca, yamulmuş kulübeye, taş duvarlı köy evine baktım; bir an içimi delip geçen bir düşünce ortaya çıktı. Yüksek binalar inşa ettim, ama kendi ağacım yoktu; tutacak bir sıcaklık, bir hatıra yoktu. Köklerim yoktu.

Akşam yemeği için bir yatırımcıyla buluşmam vardı. Arabaya binen, yıpranmış Strugatsky kitabını koltuğa koyan, motoru çalıştıran ben. Şehrin ışıkları yine gözümün önünde parlıyor, ama artık bir yırtıcı kuş gibi hissetmiyordum; kaybolmuş bir yürüyüşçüydüm.

Yatırma akşamını iptal ettim; alışılmış bir şey değildi. Yeni daireme geri döndüm, 22. kata çıktım, pencereye yöneldim. Alt aşağıda yabancı bir yaşam çalkalanıyordu.

Elime getirdiğim kitabı tutup, sert kapağını okudum; bir sayfada şöyle yazıyordu: Herkes için mutluluk bedava, kimse kırılmasın! Güneş batarken şehir ışıkları sönmeye başladı ve ilk kez uzun zamandır bir ağaç dikmek, kök salmak istediğimi hissettim. O andan itibaren bir şey kırıldı içimde, geri dönülmez bir dönüş.

Dairenin steril beyaz duvarlarına, az eşya, birkaç pahalı tablo baktım. Burası bir ev değil, sadece bir geçiş yeri. Telefonumu aldım, sekretere basacak parmağımı tutup durdum, sonra başka bir numarayı çevirdim.

Alô, Şebnem? Ben Yusuf, tekrar aradım, diye duraksayarak söyledim. Kısa bir süre uğrayabilir miyim? Bir şey soracağım.

Sesinde hafif bir şaşkınlık vardı ama kabul etti.

İki saat sonra SUVm yine toprak yollarda ağır ağır ilerledi; gaz pedalına basmadan, tanıdık manzaraları izleyerek.

Şebnem çatı adımını bekliyordu, sessiz bir gülümsemeyle karşıladı.

Şehirde olduğunuzu zannettim, dedi. İşlerin var.

İşler beklesin, diye kestim ve hiç düşünmeden ekledim: Köy evini satıyorsun, kaç para?

Fiyatı söyledi; benim için bir şaka, önemsiz bir tutardı.

Alıyorum, dedim anında. Ama bir şartla.

Şebnem şaşkın bakışlarıyla soruya baktı.

Burada kalacaksın. Sahip, yönetici Ne diye adlandırırsak Ben sürekli burada olamayacağım ama bu yerin canlanmasını, bir ruhu olmasını istiyorum. Ne zaman gelmek istersem gelebileyim, bir ağaç dikebilirim.

Kelimeler tutturdukça kafam karıştı; iş dünyasından bir konuşma gibiydi. Şebnem sessizce izledi, gözlerinde güven, endişe, umut karışımı vardı.

Yusuf, aklına takıldı mı? diye sonunda sordu. Bu harabe ne işe yarar?

Benim kulelerim var, dedi acı bir kahkaha. Ama böyle bir yer yok. Ben bir kök, bir başlangıç noktası alıyorum. Senin cevabın?

Şebnem bakışını elmanın gölgesine, nehre uzanan patikaya çevirdi.

Tamam, dedi sessizce. Sadece gerçekten gelmek, ağaç dikin, nedenini hatırla.

El sıkışarak bir sözleşme imzaladık; avukat yok, sadece iki kişi ve bir niyet. İlk kez hayatımda en değerli anlaşmayı yaptım.

Şehirdeki cam ve beton kuleye geri döndüm. Toplantılar, sözleşmeler, milyonlar kazandım. Ama akşamları pencereye yaklaştığımda artık gökyüzü yerine, elma kokusu ve taze kesilmiş otların hafif esintisi aklıma geliyordu.

Zaman zaman yıpranmış Pazartesi Cumartesi Başlar kitabını açıp, gençliğinin altını çizin elleriyle işaretlenmiş satırları okurdum. Artık nereden başlayacağımı anlıyordum.

İlk başta köy evi bir yatırım projesi gibi gezer, notlar alır, tamirat listeleri yapardım. Şebnem meyve reçeli yapar, bahçeyi tımarlar ve ara sıra, kapı çerçevesine yaslanıp, benzer bir adamı izlerdi. Bir yağmurlu akşam, işten kaçıp mutfakta çay ve kızıl reçel eşliğinde oturduk. Konuşma akmadı; iş konuları bitti, ben duvarı yıkmakta zorlanıyordum.

Şebnem, gözlerine bakmadan, sessizce sordu:

Hatırlıyor musun, Starchkovtaki dersimizde Shakespearei tartıştığımızı? Ben Hamletin bir kahraman değil, mutsuz bir çocuk olduğunu söylerdim sen de onun bir tembel dahi olduğunu iddia ederdin.

Ben fincandan gözlerimi ayırıp ona baktım; artık sadece bir muhasebeci değil, gözlerinde parlayan bir kız çocuğu gördüm.

Hatırlıyorum, diye boğuk sesle söyledim. Ve hâlâ haklı olduğumu düşünüyorum.

Ben ise, diye gülümseyerek cevap verdi, gözlerinde kıvrılmış bir ışık vardı.

İlk defa uzun bir gülümseme verdim; bu sadece işsel bir tebessüm değildi, gerçek bir gülümseme.

Ziyaretlerim daha sık oldu; tablet yerine kitap getirdim, rafları onunla birlikte düzenledik. Konuşmalar, okuduklarımız, hayatımız, neyin önemli olduğuna dair içsel bir diyalog haline geldi.

Bir akşam, torununa kitap okuyan Şebnemi gördüm; hafif bir lamba ışığı yüzünü altın gibi aydınlatıyordu. Küçük Prensi okurken sesi yumuşak, huzur vericiydi, kalbimde bir kırılma hissettim. İçeriye sessizce girdim, anı bozmaktan korkarak. O anı ömrüm boyunca dinlemek istediğime karar verdim.

Yardımcısı oldum; odun kesmek, tıkanmış lavabo tamir etmek, domates bağlamak gibi şeyler öğrendim. Onun onaylayıcı bakışıyla kendimi bir keşifçi gibi hissettim, başarısızlık değil, yeni bir başlangıçtı.

İlk kış geldi; yeni yıl öncesi köy karla kaplıydı, bacadan duman yükseliyor, çam ve pişmiş elma kokusu yayıldı. Şebnem iki kişilik bir sofra kurdu, elleriyle tabağı yerleştirirken, yüzü sakin bir huzurla parladı; o anda evde olduğumu, gerçekten evde olduğumu anladım.

Arkadan ona sarıldım, omzuna dokundum, saçlarının kokusunu içine çektim. O da gevşedi, elini üstüme koydu.

Kal, dedi sessizce, bir istek gibi değil, bir gerçek gibi.

Gitmeyeceğim, dedim ve bu, hayatımda verdiğim en hafif, en doğru karardı.

Saatler, günler, yıllar birbirine karıştı; korkular, umutlar, eski yaralar ortaya döküldü. Elle sıcak ellerini öptüm, o da saçlarımı okşadı; bu bir kıvılcım değil, istikrarlı bir ateşti, sonsuza kadar yanacak bir alev.

Sabah güneş ışığı pencereyi deldi. Şebnem yanımda uyuyordu, yüzü huzurun ifadesiyle donmuştu. Çatıya çıktım; hava soğuk, kar gözlerimi kamaştırıyordu. Telefonumda ortaklardan onca kaçırılmış arama vardı. Bir an tutup baktım, sonra kararlı bir hareketle kapattım.

Artık şehirde süzülen bir kuş değildim. Kök salmıştım, ve bu benim en büyük zaferimdi.

Rate article
Lifequest
Sadece Hayatı Yaşamak