Uzun yıllar önce, hatırladığım kadarıyla, giriş holü kutulardan sardı. İhsan, çabasıyla kırmızı bir ter içinde, bir kutuyu bir başka rafın üzerine itiyordu. Toz, kel bir tepesine gri bir çiy gibi çöküyordu.
Ne işe yarıyor bunların hepsi? Hepsi çöp diye homurdandı, sallanan bir merdivenden inerken.
Çöp değil dedi Aysel, sessiz ama kararlı bir sesle. Yerde, eski bir bavulu kağıtlarla doldurmuş, oturmuş durumdaydı. Bu anı.
Anı mı? kıkırdadı İhsan. Bu anı yüzünden sırtım kırılacak, bir yıl içinde yine atacağız hepsini. Yer yok.
Aysel suskun kaldı. Parmakları, aşınmış deri kapaklı eski bir albümün üstüne kaydı ve onu açtı.
Bak dedi, onun homurdasını duymamış gibi. İlköğretim birincisi. Hatırlıyor musun?
İhsan isteksizce yaklaştı. Sararmış bir fotoğrafta, güneşte bembeyaz kurdele takan bir kız çocuğu gözlerini kısmıştı.
Hatırlıyorum mırıldandı, daha yumuşak bir sesle. O zaman önlüğünün iğnelenmesinden ağlıyordun.
Bu da Aysel, bir başka sayfaya çevirdi kamptan bir anı.
Kızılcık Kampı diye onayladı İhsan, omzunun üzerinden bakarak. Oradan getirdiğin o kabuk hâlâ bir yerde ortalanmıştı.
İhsan tekrar kutuları karıştırmaya başladı, ama eski coşkusuz. Aysel bir sayfa bir sayfa çevirdi. Gençlik, üniversite, düğünleriİhsan, hayal bile edilemeyecek kadar geniş bir ceket içinde, Aysel ise dantel bir gelinliğinde. Genç, pürüzsüz, mutlu. Gülümseyerek fotoğraf makinesine bakıyorlardı, yirmi yıl sonra ne olacağını bilmeden: dar daire, daima homurdanan kocası, onun sessiz kırgınlığı, romantizmin kağıtlarda kalması.
Dikkat et! aniden bağırdı Aysel.
İhsan omzuna çarptığı ince bir karton kutu açıldı, içindekiler yere serildi. Kitapları toplarken homurdanıyordu; Aysel ise linolyumdan küçük, kadife kaplı bir kutuyu kaldırdı ve kapağını hafifçe araladı.
İçinde, pamuk üstünde, Kızılcık Kampından o kabuk, birkaç soluklaşmış rozet, kurumuş bir mürver dalı ve dört kez katlanmış bir okul defteri kağıdı duruyordu.
Ne bu? diye sordu İhsan, işi bitirince.
Aysel kağıdı açtı. Çocukça, özenli bir el yazısı şu satırları yazıyordu: Hayaller Listem. 1. Doktor olmak. 2. Gitar çalmak. 3. İstanbula gitmek. 4. Büyük bir aşkla evlenmek.
Sözcükleri sessizce eşeğine uzattı. İhsan bir bakış attı, yumuşadı, ardından homurdanarak:
Doktor olmazken, gitar çalmadın. İstanbula da koşamıyorsun Aşk konusunda sözcükler boğuldu, sırtını ovuşturdu. Doktor olmadın, ama sırtım şimdi bir yaşlı gibi ağrıyor. Senin bu arşivin yüzünden.
Aysel, kağıdı İhsanın ellerinden alıp, dördüncü maddesine baktı, sonra kocasına. Yorgun, tozlanmış yüzüne, ağır kutuları taşıyan ellerine…
Büyük bir aşkla evlenmek, sürekli romantik bir hayat demek değil, İhsan. Bu, kocanın sırtı ağrıdığında eşinin ona masaj yapması, karşılığında bulaşıklara bulaşması demektir.
Kağıdı özenle katladı, kutuya geri koydu ve kapağı kapattı.
Tamam diye içini çekti. Belki de haklısın. Bunu bir kısmını hâlâ ayırabiliriz.
Kutuyu en değerli, asla atılmayacak şeyler yığınına koydu. Sonra İhsana yaklaştı, ona sarıldı, dikenli sakalıyla yanaklarını temas ettirdi.
Teşekkür ederim fısıldadı. Her şey için.
İhsan önce şaşkınlıkla dondu, sonra sakince saçlarına dokundu.
Ah, ne haldesin sen? diye sustu. Sırtıma hâlâ dokunur musun?
Dokunurum diye gülümsedi Aysel, omzuna yaslanarak.
İstanbul ve gitar artık soluk bir kağıtta kalmıştı. Ama o tozlu, dar giriş holünde, hayallerden ziyade hayatın kokusu vardı. Ve bu da bir mutluluktu. Fotoğrafa sığmayacak, albüme yapışmayacak bir mutluluk; sadece vardı ve bu yeterliydi.




