Artık bir yalan içinde yaşamam mümkün değil, dedi Vildan, akşam yemeği sırasında gözleri dolu dolu.
Sen deli mi oldun? Bu ne kadar? Elif menüyü neredeyse düşürmek üzereydi, tatlıların fiyatlarını görünce şok olmuştu.
Vildan bir kolunu salladı, boynundaki şalını düzeltti ve o evde dağınıklık olduğunda misafir karşılayan tanıdık gülümsemesini takındı.
Ah, hadi canım Elif. Yılda bir kez kendine bir şeyler ikram et, sesi titreşiyordu, yine de kayıtsız görünmeye çalışıyordu. Garson! İki tiramisu ve iki kahve, iki americano lütfen.
Siyah saçları geriye taranmış genç garson başını eğip sessizce uzaklaştı, neredeyse bir hayalet gibi. Elif onu şaşkın bakışıyla izledi, sonra tekrar Vildana döndü.
Vildan, sen emekli değil mi? Bu kadar parayı nereden buluyorsun? Normal bir kafede oturabiliriz, neden bu lüks diye işaret etti, bütün o mermer, kristal ve beyaz örtülerle süslü salonu süzdü.
Havada farklı bir koku vardı; pahalı bir parfüm, taze çiçekler, yüksek vazolardaki menekşeler.
Çünkü benim burada olmam gerekiyor. Tam da bugün, bu mekanda, Vildan peçeteyi öyle bir sıktı ki parmak uçları beyazladı.
Elinde sürekli krem sürer, ellerine eldiven takardı; kışın çorap gibi. Elif, gençken güzel eller hayal ettiklerini hatırladı; bir sanatçının elleri gibi. Vildanın elleri bakımlıydı, pembe bir oje ile süslü, ama şimdi titriyordu.
Vildan hanım, ne oldu? Elif sesi alçaltarak masaya eğildi. Hastan mı?
Akla ilk gelen hastalıklar kanser, diyabet, kalp oldu. Mahalledeki Nermin geçen ay vefat etmiş, kimse sağlıklı bir kadın kaybedeceğini tahmin etmemişti.
Hayır. Yani biliyorum, Vildan gözlüklerini çarşaf gibi şalesiyle sildi, taktı. Gözleri kızarmış, az önce ağlamıştı. Sadece çok yorgunum, Elif. Çok yorgunum
Garson kahve ve tiramisuyu getirdi. Üstüne kakao serpilmiş, nane yaprağıyla süslenmiş tiramisu bir sanat eseriydi. Elif kaşığını otomatik olarak aldı, ama yemedi, sadece parmakları arasında döndürdü.
Neden yoruldun? Hayattan mı? Hepimiz yorgunuz. Emeklilik harçlığı bir kuruş, fiyatlar artıyor, çocuklar ayda bir ara, torunlar sadece doğum gününde geliyor. Sen yalnız değilsin.
Hayır, Vildan başını salladı, saçları soluk bir hâle gelmişti, hâlâ berberde bakım yaptırırdı. Yalan söylemekten bıktım. Anlıyor musun? Her gün, her an. Çocuklara, sana, komşulara, kendime yalan.
Elif kaşığı kenara bıraktı, kalbi göğsünde sıkıştı.
Ne yalan, Vildan? Ne demek istiyorsun?
Vildan sırtını sandalyeye dayadı, gözlerini yumdu. Kirpikleri maskaradan titriyor, altıncı duygu hâlâ güzelliğini koruyordu; altmış sekizinde hâlâ zarif ve inceydi. Elif ona kıskanıyordu; Vildan hâlâ sıska, narin bir çiçek gibiydi.
Güneş yok, fısıldadı Vildan ve gözlerini açtı. O iki buçuk yıldır yok.
Tiramisu bir anda tatlı gelmeye başladı, ama Vildan damak tadını yitirmişti, boğazı kurudu.
Nasıl yok? Geçen hafta balık tutmaya gideceğini söylemiştin, Petek bey ile. Nasıl olmaz Vildan?
Ölüm kalp krizi. Yazlıkta, sebze tarlası kazarken. Akşam onu buldum, yüzü yere bakıyordu, elinde hâlâ kürek sesi soğuk, bir başkasının hikâyesini anlatıyor gibiydi. Elini hâlâ sımsıkı tutuyordu.
Elifin omurgasında tüyler ürperdi, kelimeler boğazında takıldı.
Ambulans çağırdım, Vildan devam etti, elleri daha da titredi. Geldiler, teyit ettiler. Sonra cenaze, ardından defin. Troya sokakları yakın, ailesinin mezarlığı orada.
Neden kimseye söylemedin? Her hafta görüşürüz, ben sana yardım edebilirdim! Elif iç çekti.
Bilmiyorum Vildan sonunda kaşığa uzandı, tiramisuyu alıp ağzına götürdü, ama yutmadı, geri masaya koydu. Önce söyleyecektim, ama Seda telefon etti, babamı soruyordu, Nasıl gidiyor? dedim ki, İyi, garajda bir şeyler yapıyor. Pencereden mezarlığı izlerken, yalan söylemeye başladım.
Tanrım, Vildan Elif boğazını sıkıştırdı.
Sonra daha kolay oldu, Vildan hafif bir gülümsemeyle, acı bir tebessümle, yalan söylemek aslında bir oyun. dedi. Seda babam balığa mı çıktı, arabayı mı tamir etti? Serkan da Martta doğum günümde geldi, hastayım, yatıyor dedim. O da gelmedi, bulaşmadı, korktu.
Elif inanmakta zorlandı. Güneş adını taşıyan, okulda tanıştığı Güneş Bey dört on yıl dostluk, şimdi yok.
Merte neden söylemedin? Elif sesini yükseltti, bir an için titredi. O da dosttu.
Çünkü Mert hemen Serkana ya da Sedaya haber verirdi. Her şey dağılırdı.
Neden? Neden bütün bunları? Elif Vildanın elini tutup çekti, soğuk, buz gibi hissetti. Sen deliriyor musun?
Belki, Vildan masanın altına sakladı ellerini. Ölümden sonra evde sessizlik hâkim oldu. Çorapları kapıda, ceket askıda Oturup kanepede otururken bir an korktum; sadece onun yokluğu beni dehşete düşürmüştü, ne ölümü ne de yalnızlığı.
Vildan, öğrenci günlerinden bahsetti; yakışıklı bir gençle çıkmıştı, bir gün gözyaşları içinde bıraktı demişti. Bir ay sonra Güneşi bir kulüp buluşmasında tanımış, gözlüklü, alçak, fakat iyi kalpli bir adam. Evlenemeyeceğim demişti, ama o çiçek getirir, şiir okur, sonunda aşık olmuştu.
Kırk altı yıl birlikte yaşadık, Vildan gözü yaşlı, sesi titrek. Onun yokluğunda sabah çayını iki fincanda hazırlıyorum, birini içiyorum, diğeri boşuna dökülüyor. Televizyon izliyorum, bir şey söylemek isterim, dönüp bakıyorum, kimse yok. Gece uyanıyorum, elimi uzatıyorum, ama yatak boş.
Vildan canım Elif ona sarıldı, omuzları hafifçe titredi.
Lütfen, ağlamana gerek yok, Vildan bir damla gözyaşını silerek, göz makyajını sildi. Kendim sorumluyum. Yalan söylemek beni hayatta tutuyordu; hâlâ bir yerde balık tutuyor, garajda bir iş yapıyor diye. Gerçek ortaya çıkınca her şey bitti.
Garson bir köşede ayaklarını sallıyordu, müdahale edebileceği ya da edemeyeceği belirsizdi.
İşte bu yüzden seni buraya çağırdım, Vildan çantasından bir mendil çıkardı, gözlerini ıslattı. Güzel bir yerde anlatmak istedim, sen bana bağırmasın, küfür etmesin. Güneş estetik severdi, hatırlıyor musun? Hayat zor, süsleyelim derdi.
Hatırlıyorum, Elif gözlüğünün kolunu silerken, Cuma günleri çiçek getirir demişti.
Şimdi ben kendime çiçek alıyorum. Metrobüs durağının yanındaki çiçekçiden krizantem alıp eve koyuyorum, Teşekkür ederim diye sesleniyorum. Mahalledeki komşular, beni deli sanıyor.
Sessizlik çöktü. Kahve soğudu, tiramisu dağılmış, şekli kaybolmuştu. Dışarıda alacakaranlık yoğunlaşıyor, sokak lambaları yanıyor, insanlar koşuşturuyor, birileri gülüyor, birileri telefonla konuşuyor. Bu odada, pencere kenarındaki masada bir dünya yıkılıyordu.
Şimdi ne yapacaksın? Elif sordu.
Bilmiyorum. Belki çocukları ararım, ama nasıl tepki verirler? Seda bütün ömrüyle kızını kırar mı? Babasını çok severdi, ben ona iki buçuk yıl boyunca doğruyu söyleyemedim.
Kırılacak, Elif onayladı. Ama affedecek. Çocuklar affeder, zamanla.
Ya sen? Affeder misin?
Elif düşündü. Bir yana, yıllardır sırdaşlar, her şeyi paylaşmışlardı; öte yanda, Vildanın gizlediği Mertin kavgalarını, kapı çarpmasına dair yalanları Herkes bir yalan yaşar; bazen küçüğü, bazen büyüğü.
Affediyorum, dedi sonunda. Zaten affettim. Çok üzülmüş olmalısın ki tek başına bu yükü taşıdın. Telefon açıp gelseydim belki
Biliyorum, ama Telefonu elime aldığımda kelimeler boğazımda düğüm olur. Bir yalan uydurmak daha kolay, gerçeği söylemekse
Vildan kahveyi bir kez daha içti, soğuk olduğunu fark etti.
Bir daha sipariş verelim mi?
Yeter, evime dönmem lazım. Kan basıncım için haplarım var.
Elinde cüzdanını çıkardı, Elif ödeyeceğim diye müdahale etmek istedi, Vildan elini salladı.
Ben ısmarladım, ben ödeyeceğim. Güneşin sigortası kaldı, küçük ama yeterli. Şu çiçekler ve yarım kalan tatlılar için de.
Dışarıya çıktılar, ekim rüzgarı saçlarını savurdu, soğuk bir geceye çalan bir melodi gibi. Vildan kabanını kokladı, derin bir nefes aldı.
Dinlediğin için teşekkür ederim, dedi, Artık birine doğruyu söyledim, belki hafifler.
Hafiflecek, Elif söz verdi, hâlâ tam emin değildi. Çocuklara ne zaman söyleyeceksin?
Yakında. Hafta sonu Serkan gelecek, o zaman anlatacağım. Sedayı da arayacağım, birlikte gelsin.
Ben de gelirim, yanında olurum, destek olurum?
Vildan başını salladı.
Tek başıma halletmeliyim. Ama sonra yanımda ol, onlar gittiğinde, ben yine yalnız kalırım. Çay içeriz, sessiz otururuz, ne olursa olsun.
Elif, Vildanı sıkıca kucakladı, iki yaşlı kadın, gençliklerindeki gibi, dünya hâlâ iyi bir yer gibi göründü.
Gelirim, söz veriyorum. Merti de yanına alırım, onun da Güneşe veda etsin.
Vildan gözlerini sildi, hafifçe gülümsedi. Tamam, gitmeliyim, çok soğuk.
Küçük bir otobüs durağına doğru yürüdü, gri bir paltoda ince bir figür. Elif onu izlerken, insan yaşamının ne kadar kırılgan, nasıl parçalanıp yeniden birleştirildiğini düşündü.
Birkaç gün sonra Vildan telefon etti, sesi kısık, yorgun.
Söyledim dedi.
Nasıl?
Seda üç saat boyunca ağladı. Serkan sessizdi, sadece elleriyle masayı çarptı. Neden yaptığımı, neden yalan söylediğimi sordu. Açıklamaya çalıştım, anlaşıldı mı bilemedim.
Anlarlar. Zaman iyileştirir.
Şu an mezarlığa gittik, ben gitmek istemedim, balkondan izlemekle yetiniyorum. Gelir misin?
Şimdi çıkıyorum.
Elif yarım saat içinde oradaydı. Vildan kapıyı açtı, soluk ama bir parça aydınlanmış gibi.
İçeri gel, çay demledim.
İkisi, simit ve çay eşliğinde oturdular. Vildan, Serkanın delirmişsin diye bağırdığını, Sedanın ise bir sonraki ay evde kalmak istediğini anlattı. Sonra hep beraber ağladılar, her biri kendi acısını döktü.
Bilirsin, Vildan çay bardağını tutarak, artık bu yalan ağır gelmiyor. Gerçekle nefes alıyorum. Güneş, seni affeder.
Ben de Elif, Merti hatırladı, yarı yıl içki bırakmış, bir çiçek getirmiş dedi. İnsanlar değişir.
Çaylarını bitirdiler, Vildan kapıya kadar uğurladı, bir kez daha sarıldı.
Teşekkür ederim, yargılamadığın ve yanımdaElif, Vildanın ellerindeki son kırmızı damlayı silerken, Hayatın her anı bir gerçeğin şafağıdır, diye fısıldadı ve ikisi de sessizce geceye karışan umut ışığını izledi.




