Gülten, çocuğu sadece bir şehir dışına atamazsın! O henüz küçük, yabancı bir şehirde. Ne olacağını hiç düşündün mü? diye sesini yükselten Alpar, öfkeyle titreyen bir sesle ısrar etti. Sen de annesin! Birisi Kıvançla aynı şeyi yapsaydı ne olurdu?
Kıvanç hiç böyle davranmaz, dedi Gülten. Belki on dört yaşında ama huysuzlukta otuz yaşında. Eğer aklı başında bir büyüğe çapkınlık edebiliyorsa, tren istasyonuna da yine tek başına varır.
Gülten, biraz aşırıya kaçtığını fark etti. Kızının İstanbulda bir bilet yok, tanıdığı da yok. Kızını ortalığa atıyordu, ama artık umursamıyordu. Gülten, etekli o çocuktan bıktığını itiraf etti.
…Alpar bir zamanlar Gültene taze bir nefes gibi gelmişti. İlk evliliği tam bir felaket değildi, ama aşk yoktu. Serkanı, ilk eşini, bir çıkar hesabıyla seçmişti. Serkan, varlıklı bir ailenin varisi, harçlık gibi harcayan, sorumluluktan uzak biriydi ve Gültene iyi bakıyordu.
Gülten, Bu tip bir adam aile kurmak için uygundur, çocuklarımız hiç eksik kalmaz diye düşündü. Kendi duygularını ise en sona bıraktı. Alevli bir aşk yoktu, ne yapacaktı? Hayat masal değil; herkes birbirini deli gibi sevmiyor. En azından iyi bir insan, incitmez diye düşündü.
Bir bakıma Gülten haklıydı: tek oğulları Kıvanç gerçekten de hiç eksik değildi. Kıvanç büyüyüp bağımsız bir adam olduğunda, ebeveynler birbirlerine yabancı gibiydiler. Ortak ilgi alanı, ortak sohbeti yoktu. Gülten, tatilde bile tek başına, Serkandan ayrı gezintiler yapıyordu. Serkanın aşkı da sönmüş, duyguları kalmamıştı.
İlk başta yan yana dostça yaşamaya çalıştılar, ama bu çaba çığ gibi patladı. Gülten, Serkanın banyoda duş sonrası bıraktığı su birikintilerini, horlamasını, yemeğini, hatta nefes alışını bile rahatsız ediyordu. Serkan ise genç kızlarla ilgileniyor, bunları sıkıntıya ilaç diye adlandırıyordu.
Sonunda boşandılar. Serkan, dairelerden birini Gülten ve Kıvança bıraktı. Gülten, tek başına yaşamanın yeni düzenine alıştı, ama bir zaman sonra Bir kez daha aşk istedi. En azından bir kez.
Bu hayaliyle tanışma sitelerine girdi, ama uzun sürmedi. Karşısına türlü erkekler çıktı: kırkına kadar işsiz, eski eşlerini aşağılatan, hatta görülen çiftlerden birini tek bir buluşmadan sonra kaybedenler. Nedeni anlayamadı, ta ki yeni bir tanıdığı o perdeyi aralayana kadar.
Bir sonraki randevu berbat geçti. Bir saat içinde adam ısrarla yaklaşıp öpmeye çalıştı. Gülten, Bu benim için çok hızlı dedi, ama adam dinlemedi. Kadını evine davet etmeye ısrar etti. Kadın bu durumu anladı, çabuk bir bahane uydurarak okula gitmek zorundayım diyip kaçtı.
Ertesi akşam Gültene mesaj geldi:
Neden baştan söylemedin? Zamanımı boşa harcadım. Boşanmış kadınların peşinde değilim.
Bu sözler kafasını karıştırdı. Muhtemelen sorun çocuğunda değildi, boşanmış kadın etiketi onun arayışını öldürmüştü. Erkekler için bu gerçekten bir handikaptı, Kıvanç on beş yaşında ve yazın bazı gençlerden daha çok para kazanıyordu.
Gülten, umutsuzca hayalini sonlandırmak üzereydi ki, en güzel anlar beklenmedik bir anda geldi.
Alparı, bir arkadaşının doğum gününde, Meryemin evinde tanıdı. Alpar nazikçe şampanya dolduruyor, salata getiriyordu. Gülten şaka yaptığında gülümsüyor, sonunda telefon numarasını istiyordu.
Meryem şöyle uyardı:
Gülten, dikkatli ol. Onunla birlikte eski eşi ve kızı da var.
Gülten ise sakıncasızdı:
Ne olur? Ben de bir genç kız değilim, hayatın içinde her şey olur.
Alpar, eşini bırakamadığını nazikçe açıkladı; eski eşi sık sık kavga çıkartıyormuş. Gülten bunu duyunca şaşırdı. Alparın sakin, yumuşak bir adam olduğunu düşünmüştü; çatışma nereden geliyordu?
Cevabı kısa sürede öğrendi ve hoşuna gitmedi.
Kıymet, bugün biraz geç kalacağım. Vildana gitmem lazım, Kıymeti bisiklet toplamasını istedi, dedi Alpar.
Bu, bir haftada üçüncü kez gecikmesiydi. Vildan bir ampul değiştirmek için bile Alpara ihtiyaç duyuyordu. Gülten önce anlayışlı olmaya çalıştı; Vildan yeni bir boşanmış, yeni bir hayata alışmaya çalışıyordu. Ama zamanla bu durum sinir bozucu hâle geldi.
Bunu nasıl gördüğümü biliyorsun, neden ona hayır diyemiyorsun? Bir şeyler var mı aranızda? dedi Gülten.
Tanrım, kork! Sadece Kıymeti bırakamam. Aileler dağılır, çocuklar kalır, sen de anlıyorsun diye cevap verdi Alpar.
Anlıyorum. Yardım etmeni istemiyorum; ama sürekli yolculuklar istemiyorum. Eve dön, Vildana ustaya para gönderelim, senin varlığın oraya gerek yok. dedi Gülten.
Alpar, Olmaz, Oyl diye bağırdı.
Oyl, ya eve dön ya da Vildanla kal, Gülten kararlı bir şekilde söyledi.
Alpar sonunda Vildanı ziyaret etmeyi bıraktı, ama kızını hafta sonları görmeye devam etti. Kıymetin gelişi Gülten için dayanma sınavıydı.
İlk gecede kız, babasının odasında uyumasını istedi; yalnız kalmaktan korktuğunu söylüyordu. Sonra Gültenin parfüm koleksiyonuna izinsiz girip pahalı bir şişeyi üzeriye sürdü. Üçüncü defa yemek konusunda huysuzluk çıkardı.
Bunu yemeyeceğim, lezzetli değil, anneminki daha iyi, diye itiraz etti Kıymet.
Aç kalsan ne olur? diye bağırdı Gülten, kızın bir daha yemek yemeyeceğini bildiği hâlde. Ya da annenin evine git.
Beni evden kovuyorsun! Annenin yanına şikâyet edeceğim! diyerek Kıymet kollarını göğsüne kavuşturdu.
Kızım diye Alpar içini çekti. Kavga etmeyelim. Pizza sipariş edeyim.
Kıymetin her ziyareti sonrası evde tartışmalar çıktı; kimse ona itaat etmiyordu, Gültene yabancı bir evde yöneticilik yapıyormuş gibi davranıyordu. Kız, babasının tekrar evine gelmesini ya da annesine dönmesini istiyordu; bunu yavaş yavaş sağlıyordu.
Şimdi başka bir şehre kaçmanı öneririm, diye bir arkadaşının uyarısı oldu. Ben de sana söylemiştim.
Boşanmış bir kadın ve bir erkeğin çocuğu olacağını düşünmemiştim, diye içini çekti Gülten.
Bu tavsiyeyi ciddiye almaya karar verdi. Oğlunun da ayrı bir şehirde, başka bir evde yaşadığını düşündüğünde, taşınmanın bir sakıncası kalmadı.
İki yıl boyunca deniz kenarında bir köyde sakin bir hayat sürdüler; sessizlik, huzur ve aile mutluluğu vardı. Fakat bir gün Alparın sesi geldi:
Kıymeti bir ay boyunca sahil kasabasına göndermemi isterlerse ne diyorsun? Sağlık problemi var, doktor deniz havası önerdi, ama tatil pahalı
Gülten, Alpara bakıp sanki yeni bir çitin önünde duran bir koyun gibi baktı.
Hayır! Kıymeti istemiyorum! diye patladı.
Oyl, konuştum, anladı, bir şey yapmayacağına söz verdi, diyerek Alpar ısrar etti.
Gülten direnç gösterdi, ama sonunda kabul etti; sevgili babasının kızıydı, uzun zamandır görmemişti. Belki değişmişti diye umdu.
İlk hafta Kıymet sessizdi; odasında oturur ya da babasıyla yürüyüşe çıkardı. Sonra her şey bir anda değişti.
Kıymet, evde dış ayakkabı giyme, burada ayakkabı giymeyiz, dedi Gülten.
Unuttum, diye gülümseyerek cevap verdi. Burada zaten kirli.
Kıymet izinsiz misafir çağırıyor, Gültenin sakın dediği yiyecekleri alıyor, geceleri yüksek sesle video izliyordu. Sessiz olmasını istediğinde kulaklığını evde unuttuğunu, yenisini alırsa dikkate alacağını söylüyordu. Vildana da sık sık şikâyet ediyor, annesiyle tartışmalara giriyordu.
Sabırları taşıncaya döndü, Kıymet yanlışlıkla Kıvançın ilk maaşından aldığı fincanı kırdığında, Gülten dayanamaz hale geldi.
Artık bunayı daha fazla kaldırmayacağım, dedi, kararını ilan etti.
Alpar, kızının hakkını savundu:
Oğlum, haklı da olabilir ama o hâlâ bir çocuk. Sen de bir yetişkinsin, bir ara uzlaşabilirsin, dedi. Yoksa benim kızımın ne olacağına karışmazsın.
O gece Gülten misafir odasında uyudu, Alparı görmek istemedi. Sabah uyandığında eşi ve kızı evde değildi.
Alpar üç gün boyunca ortada kaybolmuştu; muhtemelen Kıymet’i bir yere götürmüştü, telefonlara da mesajlara da yanıt vermiyordu. Dördüncü gün geri döndü:
Eve geliyorum. Yarın akşam 18.00e kadar burada olacağım, dedi sıradan bir ses tonuyla.
Gülten, her zamanki gibi davranabilirdi, ama savaş yorgunluğunu atlatmıştı. Alparın yanında olmaması, onun için artık bir seçenek değildi.
Alpar, lütfen Vildanın yanına dön, ikiniz ayrı ayrı sıkılıyorsunuz, dedi Gülten. Birlikte olmak daha güzel.
Tamam, ama kızımı alıverdiğin gibi ben de alacağım. diyerek Alpar cevap verdi.
Gülten, bir daha evinde bir çatışma yaşamamak için kararını verdi. Eski sevgilileri ve eski hayatları artık ona bir şey kazandırmıyordu. Kendine bir kez daha bakmak, kendi değerini hatırlamak gerektiğini anladı.
Bu süreçte bir şey fark etti: aşka dair dışarıdan beklenen bir şey değil, içimizdeki sevgi ve saygıdır. Kendi kendine saygı duymak, başkalarının onayını beklemekten çok daha kalıcı bir mutluluktur. Bu da, hayatın en kıymetli dersidir.




