Kostik, tekerlekli sandalyesinde oturmuş, tozlu camlardan dışarıya bakıyordu.

Kaan, tekerlekli sandalyesinde oturmuş, tozlu camlardan dışarıyı izliyordu. Şanssızdı; odasının penceresi, hastanenin iç avlusundaki eski bir parkın, bankların ve çiçekliklerin olduğu kısmı gösteriyordu, ama orada pek kimse yoktu. Kış hâkim olmuştu, hastalar nadiren dışarı çıkıp yürüyüşe çıkarlar, bu yüzden Kaan yalnızdı. Bir hafta önce komşusu, neşeli ve konuşkan Yunus Timuçin, evine taburcu olmuş, ve Kaanın içinde bir hüzün çukuruna düşmüştü. Yunus, tiyatro öğrencisiydi, üçüncü sınıfta, bir o kadar da anlatıcı; o kadar çok hikâye biliyordu ki, her birini sahnede bir aktör gibi canlandırırdı. Her gün annesi, taze ekmek, meyve ve tatlılar getirir, bunları Yunus cömertçe Kaana dağıtırdı. Yunusla birlikte, odadaki ev sıcaklığı kaybolmuş, Kaan kendini hiç olmadığı kadar yalnız ve gereksiz hissetmişti.

Kaanın kasvetli düşüncelerine bir hemşire girdi. Gözleri ona bakınca, ruhsal bir çöküş daha yaşadı: iğne yapacak genç ve neşeli Derya yerine, daima somurtkan, memnuniyetsiz bakışlarıyla Lütfiye Arkaç vardı. İki ay boyunca hastanede hiç gülümsemiş gibi bir an görmemişti. Sesine bakacak olursak, sert, kaba ve keyifsizdi: Ne duruyorsun, Kaan? Yatak bekliyor! diye bağırdı, dolu şırınga elinde. Kaan, hayal kırıklığıyla iç çekti, sandalyesini çevirip yatağa doğru sürüklendi. Lütfiye, ustaca onu yatak pozisyonuna getirdi, ardından karnını yere yatırdı.

Pantolonunu çıkar, diye emretti; Kaan itaat etti ve hiçbir şey hissetmedi. Lütfiyenin iğnesi bir usta gibi işliyordu, her seferinde Kaan sessizce ona minnettar kalp atışları gönderirdi. Kaç yaşında olur ki? diye düşündü Kaan, muhtemelen emekli bir hemşire emekli maaşı çok az, bir de çalışmak zorunda, bu yüzden sinirli. Lütfiye ince iğneyi soluk mavi bir damara soktu, Kaan sadece hafif bir kısılmışlık hissetti.

Tamam, Kaan, bitti. Doktor bugün geldi mi? diye sordu aniden, çıkmaya hazırlanırken. Hayır, henüz, diye cevapladı Kaan, belki sonra gelir. Lütfiye, Pencereye oturma, rüzgar girer, ölü balık gibi olur dedi ve odadan çıktı. Kaan, kızgınlıkla yanıt vermek istedi, ama hemşirenin sert ama içinde bir şefkat taşıyan sözleri, ona bir şeyler hatırlattı: o, yetim bir çocuktı.

Kaan, dört yaşındayken evindeki yangında yalnız başına kurtulmuş bir yetimdi. Annesi, onu çatıdan atıp, karla kaplı bir pencere önünden dışarı fırlatmıştı; bir an önce yanıp yıkılan çatı, bütün aileyi gömmüştü. Kaan, bir yetimhane kapısına adımını attı. Ailesi vardı, ama kimse ona bir ev vermek istemedi.

Annesinden merhametli, hayalperest, yeşil gözlü bir karakter, babasından ise uzun boy, kendinden emin yürüyüş ve matematik yeteneği miras kalmıştı. Anıları, eski bir sinema şeridi gibi kesik kesik geliyordu: köy şeninde annesiyle renkli bir bayrak sallarken, babasının omuzlarında yaz sıcağının hafif esintisini hissettiği anlar. Büyük, turuncu bir kedi, adı ya Murat ya da Baraz, bir an aklından kayıp gitti. Fotoğraf albümü, yangında kül olmuştu; geriye sadece anılar kalmıştı.

On sekiz yaşına geldiğinde, devlet ona bir yurt odası tahsis etti; dördüncü kattaki geniş, aydınlık bir oda. Tek başına yaşamayı sevdi, fakat bazen içi buruk bir boşlukla dolardı. Yalnızlık zamanla ona dost olmuş, fakat yetimhane günleri ara sıra kendini hatırlatırdı: parkta ebeveynleriyle oynayan çocukları izlerken, içi acı bir buruklukla yanardı.

Liseden mezun olduktan sonra üniversiteye girmek istedi, ama puanları yetmedi; teknik yüksekokula gitmek zorunda kaldı. Bölümünü sevdi, fakat sınıf arkadaşlarıyla bağ kuramadı; sessiz, içine kapanık biriydi ve kitaplarla, bilimsel dergilerle vakit geçirmeyi tercih etti. Kızlarla da aynı durumdaydı; mütevazı ve çekingenliği, onların gözünde çekicilikten uzaktı. On sekiz buçuk yaşında, görünüşte on altı gibi gençti; bu yüzden beyaz karga olarak anıldı, ama bu ona pek de dokunmadı.

İki ay önce, derslerine geç kalmak için buzlu kaldırımı koşarken, yer altı geçidinde kaydı, iki bacağını da kırdı. Kırıklar zor iyileşiyordu, ancak son haftalarda bir nebze iyileşme belirtisi gösteriyordu. Çıkışının ne zaman olacağını merak ederken, evinde asansör yoktu, tekerlekli sandalyeyle yaşamaya devam etmek zorunda kalacaktı.

Öğle sonrası, ortopedi uzmanı Dr. Mehmet Aydın odasına girdi. Kaanın bacaklarını ve röntgenlerini inceledikten sonra, Kaan, kırıkların sonunda iyileşiyor, iki hafta içinde palanço ile yürümeye başlayacaksın. Artık hastanede kalmana gerek yok, polikliniğe gel, bir saat içinde taburcu belgesi alacaksın. Biri seni karşılayacak mı? diye sordu. Kaan sessizce başını salladı. Harika. Şimdi Lütfiyeyi çağıracağım, eşyalarını toplamanı sağlar. Sağlığına bak, bir daha gelip kalma. doktor göz kırptı ve odadan çıktı. Kaan, aklında bir dizi soruyu toplarken, Lütfiye tekrar girdi.

Kaan, oturuyorsun da, taburcu edilince ne yapacaksın? dedi, yanındaki çantayı uzatarak. Şimdi çarşafı değişecek Pınar teyze gelecek. Kaan çantasına birkaç eşya koydu, hemşire bir bakış attı. Doktora ne yalan söyledin? diye sordu hafifçe başını yana kaydırarak. Ne demek istediğinizi anlayamadım, dedi Kaan şaşkın. Aptal değilsin, Kaan. Kimse gelmeyecek, nasıl gideceksin? Lütfiye ısrarla devam etti: En az yarım ay yürüyemezsin. Nasıl geçineceksin? Kaan, Ben bir çocuk değilim, hallederim dedi. Lütfiye, aniden yatağa oturdu, yüzüne baktı: Kaan, belki işim olmadan seninle ilgilenmem, ama senin bu yaralanmalarla bir başına kalmanı istemiyorum. Kaan, Ben kendim yetebileceğim diye mırıldandı. Lütfiye, Ben büyük bir evde yaşıyorum, iki basamaklı bir verandam var. Boş bir odam var. Bacakların iyileşince eve dönebilirsin. Ben yalnız yaşıyorum, eşim vefat etti, çocuğum yok. dedi. Kaan, bir an için şaşkınlıkla baktı; yabancı bir evde kalmak garip geliyordu, ama Lütfiyenin ona gösterdiği şefkat de gerçekti.

Ücret alıyor muyum? diye sordu Kaan. Hayır, para istemiyorum. Seni sadece üzmek istemiyorum, dedi Lütfiye. Ben özür dilerim, seni kırmak istemedim, diye ekledi Kaan. Lütfiye, Benimle gel, bir süre kal, sonra ben de içime dönüp başka bir işe bakarım, diyerek Kaanı hemşire odasına yönlendirdi.

Lütfiye, dar çerçeveli pencereleri, oyma çerçeveli kapılarıyla şirin bir köy evinde yaşıyordu. İçeride iki küçük, sıcak oda vardı; Kaan da birine yerleşti. İlk günlerde çok çekingen davranıyor, evin içinde pek dolaşmıyor, bir şey istemekten kaçınıyordu. Lütfiye, Utangaçlığını bırak, bir şey lazım olursa sor, çayımız hazır diye uyardı.

Kaan, burada huzur buldu; dışarıda karlar, şöminenin çıtırtısı, ev yapımı yemeklerin kokusu, ona kayıp çocukluğunu hatırlattı. Günler geçtikçe, tekerlekli sandalyesi ve palancıları geride kaldı, yolculuklar başladı. Polikliniğe gitmek üzere, Lütfiye yanından yürürken, Sınavlar, dersler, ne kadar zaman kaybettim diye düşündü. Lütfiye, Tekniğin kaybolmaz, koşmaya başla, doktorların dediği gibi bacaklarına yük bindirme dedi.

Haftalar içinde aralarındaki bağ güçlendi. Kaan, bu evden ve Lütfiyeden ayrılmak istemedi; o, yetim bir çocuğun ikinci annesi olmuştu, ama bunu itiraf edecek cesareti bulamıyordu. Bir gün, çantasını toplarken, odanın kapısında Lütfiye gözyaşları içinde duruyordu. Kaan, sanki bir içsel çağrıya uyarak ona sarıldı. Kalır mısın, Kaan? diye fısıldadı Lütfiye, Seni olmadan nasıl yaşayacağım? Kaan, kalmaya karar verdi.

Yıllar sonra, Kaanın düğününde, Lütfiye damadın annesi olarak gururla oturdu. Bir yıl sonra ise, hastanede bir bebeğin doğumunda, torununu kucağına alarak Lütfiye adını verdi; bu isim, geçmişin sıcaklığını ve sevgisini taşıyan bir hatıra oldu.

Rate article
Lifequest
Kostik, tekerlekli sandalyesinde oturmuş, tozlu camlardan dışarıya bakıyordu.