Kızıl Saçlı Kadın

Eskiden, Ayşe Hanım sarışın, Mehmet Bey ise yakıcı esmer bir gençti. Birbirlerine derin bir sevgi bağlamışlardı; evliliklerinin iki yılından sonra güzel bir kız çocuğu dünyaya geldi.

Doğum zor geçti; bebek kordon içinde biraz dolanmış, hemen çıkamıyordu. Bu yüzden doğum sonrası anestezi uzmanı bebeğe ek oksijen vermek için odadan çıkardı. Ayşe, on saat boyunca başka bir bölmeye yatırıldı; kızını ancak onuncu saatte ilk kez görebildi. Görüşü hâlâ hâlâ içinde bir serinlik bıraktı. Hemşire, bebeği bir bebek gibi sarıp, karnına vermeden önce masaya koyup örtüsünü çıkardı. Masada uzun, kıvırcık saçlarıyla şaşırtıcı derecede kızıl bir kız bebek yatıyordu.

Abla, yanıldı mı hiç? Çocuğumuzu karıştırdınız mı? diye titrek bir sesle sordu Ayşe.

Hemşire, Yüzde yüz bu sizin çocuğunuz. Yanlışlık söz konusu olamaz; anneler bebeklerini hemen odalarına götürürler, sadece kızınız barokamere girmişti, diye güvenle yanıtladı, sonra da, Eşiniz de muhtemelen bu kadar kızıl, deyip odayı terk etti.

Ayşe uzun uzun kızına bakıp inanamıyordu; o anda bebek ağzını havaya kaldırarak annesinin göğsünü aramaya başladı, yüksek sesle bütün servisi uyandırdı. Ayşe çırpınarak onu sarmaya çalıştı, bebek ise giderek daha yüksek sesle bağırdı, ta ki Ayşe onu göğsüne bastırınca sakinleşti.

Mehmet, kızlarını evine götürmek üzere geldiğinde, bir kez daha şaşkın bakışlarla çocuğa baktı, ama söz söylemedi.

Evde aile soyağacını araştırmaya, anne-babalarına telefon edip sormaya başladılar. Mehmetin babasından gelen bir akraba, atalarından birinin Polonyadan gelen çok kızıl ve kıvırcık bir kadın olduğunu hatırlattı. O andan itibaren sadece esmerler doğmuş, kızıl ise Mehmetin tarafında bir efsane kalmıştı.

İlk temizlik sırasında, Ayşe kızı havluyla kuruladı, Mehmet ise ona bakıp bağırdı:

Bu bir mayıs papatyası gibi!

Kızına önceden Aysu adını vermiş olsalar da, aile onu Karahindiba olarak da çağırdı.

Aysu büyürken mahallenin neşesi, komşular gülücük diye takmıştı ona; sadece gerçek bir neden olduğunda ağlardı. Dört yaşına basınca, baharın gelişiyle burnunda ilk çilini gördü.

Anne, bu nedir? diye sordu masumca.

Bunlar çiller, meleklerin işareti. Kaç çil olursa o kadar çok insana yardım etmen gerekir, dedi Ayşe, çenesine bir öpücük kondurarak. Aysu, annesinin sözlerini kalbine kazıdı; o günden beri bu sözleri hayatının rehberi yaptı.

Kum havuzunda oyun oynarken, yanındaki bir çocuk ağlarsa, inşa ettiği kaleleri bir kenara bırakıp koşar, küçüğün yanına oturur, saçlarını okşar, bazen bir sözcükle, bazen bir dokunuşla sakinleştirirdi. Çocuklar anında susar, Aysu ise Ben bir melek olabilirim diyerek kendine daha çok inanırdı.

Küçük bir bebek büyük bir oyuncak bebeği eline aldığında, diğer çocuklar da aynı bebeği ister, bağırarak ağlardı. Aysu koşar, sevdiği oyuncağını onlara verir, evine döndüklerinde oyuncağın hâlâ yerinde olduğunu görürdü. Ayşe ve bebeğin annesi, dondurma aldırıp oyuncağı gizlice geri getirmeyi bir sır gibi saklarlardı; Aysu ise bunun meleklerin işi olduğunu düşünürdü.

Beşinci sınıfta okula dönerken, kaldırımda bağcıkları çözülen yaşlı bir adam gördü; adam bağcıkları bağlamak için eğildi. Aynı anda beşinci kattaki bir çocuk, pencerenin kenarından dışarı bakıyordu; ani bir darbeyle büyük bir fidan saksısı devrildi. Aysu çığlık atmadan hızlıca yaşlı adama koştu, ona iterek saksıyı durdurdu, ama adam dengesini kaybedip bir yana devrildi; saksı ise tam bağcıkları bağlayan yere çarptı, kırıldı.

Adam öfke ve şaşkınlık içinde Aysuya baktı, ardından gözleri yumuşayıp:

Sen bir melek oldun, beni ölümden kurtardın, dedi. Bu söz, Aysunun melek olduğuna dair inancını pekiştirdi.

Her bahar çilleri artar, bir gün aynada kendine bakarken, kızıl kıvırcıkları, büyük mavi gözleri, al al kızarıklığı ve burnundaki yeni çillerle dolu bir yansıma görür.

Anne, bu kadar çok acı çeken insanı nasıl bulacağım? diye sorar ciddi bir sesle.

Ayşe, bir anda şaşkın, Ne demek istediğini anlamıyorum, der.

Aysu, Bak burnuma, çiller her yıl çoğalıyor. Bu, daha fazla insanın yardımına koşmam gerektiği demek, diye ısrar eder.

Ayşe, Çillerin güneşin seni sevdiğinin işareti, her bir çil bir öpücük, diyerek cevap verir, ama Aysu hâlâ Melek olduğumu, çillerin her biri birine yardım etmem gerektiğini hatırlıyordu.

Ayşe, kızının dört yaşında çilleri belirdiğinde verdiği cevabı hatırlayıp, gözlerinden şaşkın bir parıltı süzülürken, Karahindibam, gerçekten bir meleksin! diye bağırdı, çocuğunu sıkıca sarıp, altın gibi başını öptü.

Gençliğinde Aysu, yaşlıların karşıdan karşıya geçmesine yardım eder, çantalarını evlerine götürür, bir markette dondurma ve çikolata alırken, bir yaşlı kadının raf önünde ne alacağını düşünürken ikisini de satın alır, kendisi bir şey yemeden kadına verir.

Bir gün kaldırımdan geçerken, lüks bir kadın, ipek elbise içinde, etrafına mistik bir koku yayarak içinden bir Lexus çıkar. Aysu, peri parfümünün ne olduğunu öğrenmek isterken çekinir, cesaretini toplayıp kadının kolunu tutar. Kadın, Ne biçim bir cesaret bu, genç kız? diye azarladı. Aysu özür dileyip, Affedin, ama kokunuz çok etkileyici, ne olduğunu merak ettim, dedi. Tam o sırada bir araba fren yapamadı, çarpma sesi duyuldu; kusurlu sürücü, hız limitini aşmış bir taksiciydi. Kadının arabası hasar gördü, kadın Aysuyı sarıp, Sen bir meleksin, benim meleğim! diye fısıldadı.

Sonbaharın serinliğinde, yağmurla karışık bir çiseleme altında metro çıkışında beklerken, bir genç adam yanına yaklaştı. Affedersiniz, Belirli bir caddeye nasıl giderim? dedi. Genç adamın kırmızı kıvırcık saçları ve çilleri, bahar gibi parlıyordu, gözleri kahverengi. Aysu kahkahasını tutamadı, ikisi de gülmeye başladılar, şapkasını çıkarıp birbirlerine bakarken, yağmur damlaları sanki bir şarkı gibi çalıyordu.

İki yıl sonra, o çiftin kızıl, kıvırcık bir bebekleri oldu; yeni bir Karahindiba, yeni bir melek. Dört yaşında o da burnunda çiller gördü, annesine dönüp sordu:

Anne, bu nedir?

Ayşe, Çiller meleklerin işareti, çillerin sayısı kadar çok insana yardım edersin, dedi. Böylece nesiller, çiller ve meleklik hikâyesi, köyde ve şehirde anlatılan bir efsane hâline geldi.

Rate article
Lifequest
Kızıl Saçlı Kadın