Bırakıldın mı? diye içimden bağırdığım sabah, işten ayrılmış, bir tek çarşaf, eski bir şemsiye ve kiminle paylaşacak bir planı olmayan bir kadın olarak uyanmıştım. Elif, kendimi aynada selamladım, Eh işsizler, uyanın! demekle yetindim; yansıma sadece sessiz bir onay verdi. Mutfakta yalnızlık, buzdolabı ise boşluğa uğuldayarak bir şeyler çıkarmak istercesine uğulduyordu. Kahvem bitti, diş macunu bitmişti; geriye sadece eski bir battaniye ve hayatın bir anda çöküşüne tanık olduğum hissi kalmıştı. Dün resmi bir son bulmuştu; ama yıkım yıllar önce başlamıştı.
Ağlamadan, Tamam, gözyaşı yok. Kalk ve bir şeyler düşün. Belki birkaç günlüğüne kaçalım, diye kendime dedim. Eski, yırtık kenarlı, fermuarı hâlâ tam kapanmayan iş seyahat çantamı aldım; içinde hâlâ bir otel çamurası gibi kokan anılar saklıydı. Üç gün, kimsenin sormadığı bir yere, diye fısıldadım.
İstanbul garına öğle vakti vardığımda şehir bir öğle molasında duruyordu; güneş yanaklarıma vuruyor, insanlar yönlerine doğru akıyordu, ben ise düşüncelerim bir çöp ocağı gibi savruluyordu. Tren bir saat sonra gelecekti; çanta evdeki kadar ağır geliyordu.
Orada, bir banka oturmuş, biletini almamış bir yolcu gibi görünen bir köpek gördüm. Gri, kabarık tüyleri yağmur sonrası soluk bir çamaşır gibi, gözleri solmuş, yanına terk edilmiş bir kumaş çanta konmuştu. Yaklaştım; köpek tek bir kıpırdama yapmadan sadece bakışlarını bana çevirdi. Boynundaki yıpranmış ama okunabilir etiket şöyle diyordu: Bunu okuyorsan, lütfen evine dönmemde yardım et.
Şaka mı bu? dedim, Yoksa ciddisin? Cevap sadece sakin bir nefes ve, dönsem de geri geleceğim gibi bir bakıştı.
Ben çantamı topladım, bilet aldım ve bir bankın biraz yanına oturdum. Köpek geçenleri izliyordu, ama kimseyi seçmiyordu. Ne bekliyorsun? diye sordum. Navigasyon mu var içinde? Oysa köpek sadece sessiz bir umutla bakıyordu.
Tren geldiğinde kalktım; köpek beni takip etmedi ama kulağını çevirerek işaret etti, bu yeterliydi. Tamam, nereye gittiğini bilmiyorum ama üç gün benimle gel. Köye varınca ne yapacağımızı konuşuruz, dedim. Köpek bir adım attı, tasmadan, sanki uzun zamandır ortak bir yolculuk bekliyormuş gibi.
Vagon içinde memur sordu: Köpekle mi? Evet. Belgeleri var mı? Onunki yok, ama benim pasaportum var. Peki, sessiz davranırsa sorun olmaz. Köpek koltuğun altına kıvrıldı, huzursuz değildi.
Elimden tut, ama alıngan olma. Üç günüm var, hayal kurmayalım, diye mırıldandım. Bir saat sonra uyuyup, iki saat sonra uyandığımda köpeğin başını bacağıma koymuş uyuduğunu gördüm; o an yalnız olmadığımı fark ettim.
Köyde bir kiralık ev buldum; iki odalı, birinde pencere, diğeri penceresiz. Pencere olmayan odayı seçtim, köpek umursamazdı. Adın ne? diye sordum ona. Sessizce gözlerine baktı ve Toz diye karar verdim; Toz, gri ve sessiz bir dost, ama bu kısa süreli olacak, hayal kurma, dedim.
Ertesi sabah otobüs köye erken gitti; ben yürümeyi seçtim. Toz önde yürüdü, bazen durup bakıyordu ki ben peşinde kalayım. Yol kenarında ağaçlar uzanıyor, nadiren arabalar geçiyordu; uzun zamandır amacım olmadan yürümeyi hatırlıyordum.
Bir anda Toz yön değiştirdi. Yanlış yere mi gidiyoruz? dedim, ama o dönmedi. Kısa bir yürüyüşten sonra geri dönüp yanımda durdu, sanki Tamam, senin yolunu izleyelim der gibi. Kenar yolu bir çay ocağına girdik; poşet çorba, granit bardakta çay, buzdolabı kokulu ekmek. Toz sadece benim teklifimle yedi, çok nazikçe.
Akşam eve döndük, Toz kapının önüne serildi, ben karanlıkta kanepede oturdum. Sen garip, sakin bir köpeksin, dedim, sanki her şey daha önce olmuş gibi. O da derin bir iç çekti, sanki kendi hikâyesi vardı ama kelimeler bulamıyordu.
Gece uyurken, son kez kimsenin sessizce yürümesini, hiçbir şey talep etmemesini düşünerek uyandım; rüyamda kimseye rastlamadım. Sabah Toz kapıda bekliyordu, ben ceketimi giydim ve şehirde kalmayı düşünmedim; sadece onun izini sürmek istedim ve bu yeterliydi.
Köye ulaştığımızda, sanki yol bizi uzun zamandan beri bekliyormuş gibi hissettim; patikalar adımlarımızı tanır, eski çitler birinin sonunda geçmesi için kendiliğinden açılırdı. Köyün kenarında, eski bir ev vardı; solmuş boyası, yıpranmış posta kutusu, rüzgârda kırılacak gibi çatı, kapı önünde eski bir tabure. Anahtarımı çevirirken tozlu, odun ve yılların kokusunu içine çektim; kendimi uzun zamandır kayıp olduğum bir benliğe dönmüş gibi hissettim.
Toz eve girmedi, kapıda durdu, bir bakış attı ve çimenler arasındaki dar bir patikaya yöneldi. Nereye gidiyorsun? diye bağırdım. O bakmadı. Ciddisin? Üç gün burada yürüdük, şimdi hepsi tamam mı? dedim. O ise emin adımlarla, her dönüşü, çukurları ve eğimi bilen birinin izinde ilerledi.
Köyün sonunda, eğimli bir çatı, ahşap panjurlar ve Gölcük Sokak No:3 yazan bir kapı vardı. Çitin üzerinde solmuş ama hâlâ okunur bir not: Sahibi öldü. Ev kapalı. Sorular için Mehmet Amcayı ara, beşinci ev solda. Toz durdu, Buraya mı gelmek istedin? dedim. O sadece oturdu, sanki her şeyi ben anlamalıymışım gibi.
Mehmet Amcayı bulduk; yetmiş yaşlarında, solmuş bir önlük giymiş, hızlı elleri ve yumuşak ama kararlı bir sesi vardı. Ah, Pasha Allah rahmet eylesin, dedi. İyi bir adamdı. Az konuşur, köpeğiyle bağlanmıştı. Bu köpek ona mı ait? Tozun boynunda Beni evime götürün yazılı bir etiketi göstermiştim. Amca gözlerini kısarak, Ölmeden önce etiketi bana yapmamı istedi, Mazi dedi, diye fısıldadı. Ertesi gün Pasha öldü, köpek de kayboldu, ekledi, gözyaşlarını önlüğünün kenarıyla sildi.
Akşam evini açtık, battaniyeyi serdik, eski bir demlikte çay demledik. Toz kapının önünde uzandı. Biliyor musun, nereye gittiğimizi sen biliyordun, değil mi? diye sordum. Ev ahşap, toprak ve eski anıların kokusuyla doluydu; annemin şu sözünü hatırladım: İnsanın yalnız olduğu zaman bir hayvan ona sessiz bir dostluk verir. O anda eski hayatıma dönmek istemediğimi anladım.
Gece Toz kayboldu; bir saat içinde çamur içinde, ıslak bir fotoğraf albümü dişlerinde döndü. Albümün ilk sayfasında elli yaşlarında bir adam ve yanındaki köpek; evlerinin önünde Bize dokunmayın, zaten her yerdeydik yazılı bir tabela. Diğer sayfalarda hayatları; bir sayfada da o boynundaki aynı etiket: Beni evime götürün. Altında Eğer yok olursam, git; birinin duyabilmesi için. Yazıyordu.
Ertesi gün köyde çekiç, boya ve mama alıp evi tamir etmeye başladım. Toz pencere kenarında bir sandalye buldu, ara sıra ganimet getirdi; bir gün otobüs durağından paslanmış bir tabela getirdi. Sen bir arşivcisin, dedim gülerek.
Birkaç hafta sonra veteriner geldi; köpeğin sekiz yaşında, güçlü ama bir bacağı kırık bir yaşlı olduğunu söyledi; uzun ömür süreceğini ekledi. Toz kapının önünde oturup korur gibi bekledi.
Bir ay sonra kendime, şehirde yorgun bir benliğe bir mektup yazdım: Kaçtığın için iyi iş çıkardın. Dönmek istersen sor, neden. Burada başka bir nefes var. Burada Toz var, ben de varım. Mektubu bahçede yaktım, köpek patisine bir ayak izi bıraktı.
Henüz bilemedim kalıcı mı kalmayacağımı, ama artık kaybolmuş hissetmiyordum. Toz yanımda yürümeye devam etti; ben de yoluma, sessiz bir dostlukla, geçmişin gölgesinde, yeni bir hayatın ışığında yürümeye başladım.




