Otobüs, Selin Demiri İstanbulda, tam sekiz yirmi otuzda, bakım evinin çitinin önünde bıraktı. Soğuk Eylül sabahı yanaklarını yakıyor, girişteki çiçek tarhasının üzerinde kurumuş kestane yaprakları savruluyordu. İlk iş günü, kırk altı yaşındayım, halledebilirim, diye düşündü, temiz değiştirilebilir ayakkabıları ve boş termosuyla omzunda çantasını tutarken.
Yönetici Zeynep Çelik, yemek kokan binanın giriş katında Selini karşıladı; yuvarlak gözlüklerinin arkasında dikkatli bakışlar parıldadı.
İçeri gel, şimdi bir bölüm göstereceğim, dedi.
Koridorun içinde eski bir televizyonun hafif uğultusu, yemekhaneden gelen çatal bıçak sesleri duyuluyordu. Duvara yaslanmış, yürüteç üzerine oturmuş ince bir yaşlı adam uzanıyordu. Personelin sesini yükseltmediğini fark eden Selin, sakin bir atmosferin sakinliğiyle çarpıştı.
Kendisine bir dolap, bir ceket ve ince bir kimlik kartı verildi: Sosyal hizmet uzmanı. Selin D. Selin şapkasını çıkardı; saçları biraz dağınıktı, düzgün bir taramaya çalıştı. Önceden çalıştığı, yazın kapanan bir belediye sosyal hizmeti ofisi kağıt kokusuyla doluydu; ama bu yeri antiseptik ve ilaç kokusuyla süslüyorlardı. Babasının ölümünün ardından, elleriyle somut bir şeyler yapma, gerçekten ihtiyaç duyanlara yardım etme isteği onu bu mesleğe itmişti.
İlk görevi, sakinlere örgü battaniyeler dağıtmaktı. Altı yataklı bir odaya girdi: Emine Yıldız, torunları için şapka katlarken, gözlerini yerden ayırmadan örgü yapıyordu; Ahmet Akın, gözlüğünü burununa yaklaştırıp gazeteyi okumaya çalışıyordu; Vildan Şahin, pencere kenarında oturmuş sanki dışarıdaki sesi değil, içindeki sessizliği dinliyordu. Oda eşyalarla doluydu, ama yalnızlık her birinin üzerine gölge düşürmüştü. Selin, göğsünün altında bir karıncalanma hissetti; sanki başka birinin gözyaşını silmeye çalışıyormuş gibi, ama nasıl tutulacağını bilmiyordu.
Öğle arası geldiğinde dışarı çıktı, bir sokak telefonuna sarıldı ve annesinin numarasını çevirdi. Annem Tamerlan Çavuşoğlu, yetmiş iki, aynı semtte ama iki aktarma var, dedi annesi. Her şey yolunda, ama ocak yine ateş alıyor, bakacaksın. Selin cumaya uğramayı vaad etti, annesi unutma diye uyardı. Annesinin ince dudaklarını, hiç fazladan bir şey istemeyen bir sabırla hayal etti.
Akşam, yatakları düzenleyip devriye defterini imzaladıktan sonra vardiyasını kapattı. Otobüs durağında gökyüzü karanlık kanatlarıyla gölgelerini uzatıyordu. Otobüste yaşlı ve hareket kısıtlı bireylerin bakımına dair el kitabını karıştırdı; ama aklından annesinin boş dairesinde gece yarısı ocağa konmuş ağır tencerenin görüntüsü geçiyordu; komşudan elektrikli ocak borç almaması için
Bir ay geçti. Ekim ayının uzun geceleri pencerelere ince bir buz tabakası yapışıyordu; Selin rutinle boğuşuyordu: rehabilitasyon doktoruyla görüşmeler, grup egzersizleri, ilaç kontrolleri. Kahve Cumaları adını verdiği bir etkinlik başlattı; yemekhanede cezveye kahve konur, dört kişi katlanabilir bir masada oturur, altmışların popüler şarkıları çalınırdı. İki kişi gülüyor, biri uyukluyor, ama yan yana uyumak bir boş koridora tek başına uyumaktan daha iyiydi.
Bir Perşembe, temizlik görevlisi hastalık iznine gitti ve Selin tek başına bir sağlık ocağına götürmekle sorumlu kaldı. Lale Özdemir, beklenmedik bir form doldurmak için üst kata çağrıldığında Selin ona Sıkıntı yok evlat, oturup beklerim, dedi. Lale, şişman eklemlerinin zorlandığını belli edercesine elleri titredi.
Akşam annesi ilk kez aradı. Tansiyon haplarım bitti, bugün başım ağrıyor, dedi soğuk bir sesle. Selin telefonu yanağına bastı, aynı anda yemekhanedeki elma sepetini silerken mutfak şefi yardım istedi. Yarın alırım, diye fısıldadı, Üzgünüm, bugün yetişemedim. Arka planda bir sessizlik çalınıyordu.
Ertesi sabah otobüs bir trafik sıkışıklığında kaldı; Selin on beş dakika geç kaldı. Zeynepten öğle molası istedi, yakındaki eczaneye koştu, indirimli hastaların kuyruğunu bekledi, ilaçları torbayla taşıdı. Forzaten etiketli kutuyu annesine posta çalışanı aracılığıyla gönderdi; kendisi eve yetişemiyordu. Teslim aldım, teşekkür ederim, diye bir SMS geldi, ama sevinç yoktu.
O akşam Ahmet Akın albümünü bulamadığını fark etti ve gözyaşları içinde çırpındı; Selinin göğsü bir kez daha sıkıştı. İkisi birlikte yatak, başlık, komodin, hatta çamaşır dolabı boyunca aradılar; sadece solgun bir sirk bileti buldular. Yaşlı adam, kızının sesini duyar gibi Kızım, ben Kamçatkaya giden kızımın sesini unuttum galiba, diye fısıldadı. Selin o satırda kendi korkusunu duydu: Ya annem bir gün beni tanımazsa?
Eve dokuz saat sonra vardığında rüzgâr soğuk, sokak lambaları titrek, merdivenlerde ışık yoktu. Kapı çaldı, ekran annesinden bir saat öncesine ait kaçırılmış bir aramayı gösterdi. Çıkarma tuşuna bastı, ama ses boğuk çaldı. Yatılı evin karanlık koridoru aklına geldi; burada nöbetçi hemşire iki saatte bir dolaşırken, annesi şu an yalnızdı.
Pazar günü sonunda annesinin evine gitti. Dairede lahana turşusu ve eski yağ kokusu hâkimdi; buzdolabı bir yıl önceki kadar gürültülü çalışıyordu. Anne bir tabureye oturmuş, elini dizine koymuş, gücünü korumaya çalışıyordu.
Lambayı ben değiştiririm, diye şaka yapmaya çalıştı Selin, ama anne keskin bir bakış attı:
Lamba önemsiz. En son ne zaman sadece oturup çay içtin, saatlere bakmadan?
Söz, iğne gibi deldi savunmalarını.
Pazartesi, kurum müdürü bir hafta içinde denetim olduğunu duyurdu; her çalışan sosyal katılım raporu hazırlayacaktı. Zeynep bir yığın form getirdi. Selin otomatik bir paket alıp, içi boş annesinin mutfağını düşündü; bir seçim yoktu, iş bütün zamanını alacaktı.
Ekim ayı sonu. Tramvay camına yağmur damlaları vururken, alacakaranlık nadir yürüyüşçüleri apartman gölgesine itiyordu. Vardiya sonrası iki sakin televizyon için tartıştı, Selin evine gitmedi; otobüs durağında annesinin beş katlı binasına yürüdü, üç pil alıp dördüncü kata çıktı. Kapı kilitli değildi, sadece zincirle tutulmuştu; içeri girdikçe ıslak yaprakların kokusu yükseldi, balkonun açık penceresinden esen soğuk hava içeri doldu.
Anne, sönmüş ocak karşısında oturmuş, omuzları hafifçe kırışık. Tek bir mum yanıyor, gölgeleri dolaplara yansıyordu.
Şebeke koptu, dedi sessizce, karanlık, gürültü de yok.
Selin paltosunu çıkardı, el fenerini açtı; girişteki siyah pano sessiz bir eleştiriydi.
Aramıştın, annesi hafif bir sesle söyledi. Ben sadece konuşmak istedim.
Selin sandalyenin kenarına oturdu, bir anda anladı: Bu loşlukta ikimiz de, tıpkı bakımevindeki hastalar gibi, roller değişmişti.
Annesinin soğuk, artık sıcacık olmayan elini tuttu; aklında net bir düşünce belirdi: Bu akşam seni yalnız bırakmayacağım. Karar, karnında bir çınlama gibi titreşti; esnek bir çalışma saatine, bakıcıya, yeni bir işe risk almaya… Artık iki yalnızlığın arasındaki koşu onun için mümkün değildi.
Sabah şafaklarıyla bir kez daha el fenerini çaldı; annesinin koridorundaki lamba yanmış, gece boyunca şebekeyi değiştirmişti. Yanmış yalıtımdan ve taze ekmekten bir koku yükseldi; alt kattaki komşu bir somun ekmek getirmişti. Anne çay ısıtıcısını koydu, şaşkınlıkla kızının kablolarla uğraşını izledi.
Uzmanları sana yönlendireceğim, diye tekrarladı Selin, dik durarak. Masanın yanında ilçe sosyal hizmet merkezinin telefon defteri açık duruyordu.
Bir saat içinde durumu merkeze anlattı. Mor çiçekli bir kazak giyen sosyal hizmet uzmanı hızlıca programı açtı:
Başvuruyu çevrimiçi yapabilirsiniz. 442 656565 sayılı kanuna göre, 65 yaş üstü her birey haftada iki kez bakıcı hizmeti alabilir.
Selin formları doldurdu, annesinin gelir belgesini ekledi ve dikkatlice hemşire talebini sordu. Kadın onayladı:
Bakıcı görevlendireceğiz, sadece takvimi ayarlayacağız.
Öğleye doğru bakım evine geri döndü; giriş görevlisi saati keskin bir bakışla izledi, Zeynep ise nöbet defterini dağıttı.
Kişisel bir sebebim var, dedi Selin, gözleri parlayarak: Annem yardım bekliyor, esnek bir program olmazsa hem burada hem evde başarısız olurum. Haftada iki akşam erken çıkmam, sabah vardiyalarını alırım.
Sözler keskin çıkmıştı, beklediği gibi.
Zeynep gözlüğünü çıkardı, camı bir mendille sildi.
Biliyorsun ki raporlar artıyor, denetim köşe başında.
Selin reddedilmek üzereydi, ama yönetici devam etti:
Konukların istikrarlı bakıma hakkı var. Net bir plan sun, kimse gözden kaçmasın, ben imzalayacağım.
Yirmi dakika içinde kapsam planı hazırlandı: Laleyi üniversite gönüllüsü kliniğe götürecek, temizlik görevlisi Gökhan lobide nöbet tutacak, Kahve Cumaları ise sabah erken saatte, personel hafif olduğunda yapılacaktı. Zeynep tabloya baktı, imzasını attı:
Kalite düşmesin. Burada insanlar saatlerle değil, hayatla ölçülür.
Aynı gün Selin erkek katına döndü. Ahmet Akın radyo başında oturmuş, yatak yorganının tüylerini çekiyordu.
Albümü bulacağız, diye fısıldadı.
Çamaşırhaneyi dolaştı, depoya bakıp eski battaniyeleri inceledi, nöbetçi hemşireye önceki vardiya hakkında soru sordu. Akşamüstü, duvara yaslanmış bir dolap kenarını açtığında kağıt hışırtısı duydu; bir kırmızı kutu tahtanın arasına sıkışmıştı. Albüm! Selin iki el ile tozunu sildi; kapağında 1973 Yazı yazıyordu. Ahmet albümü göğsüne bastı, bir serçe tutar gibi. Sessizdi, gözleri parıldıyordu, Selin geriliminin eridiğini hissetti.
Toplu toplantıda Aile Hikayeleri Köşesi önerdi: herkes önemli eserlerinialbüm, kartpostal, nakışşifreli bir çekmeceye koyabilecek. Fikir onaylandı, Gökhan eski sebze kutularını raf haline getirecekti. Çekiç çalarken yüzünde istemeden bir gülümseme belirdi.
Akşam beşi yakın saatlerde elbisesini çıkardı, tramvaya bindi. Anneden gelen dairede pencere aydınlıktı; içinde üç kez haftada ziyaret eden bir hemşire, maske takmış, kızılcık suyu reçelesi üzerine tartışıyordu. Anne, yeni misafiri temkinli gözle izledi, Selini gördüğünde başını salladı:
Tansiyonu kontrol altına alacaklar, diyorlar.
Bir hafta geçti. Selin beşte uyanıyor, sabah erken hastaların fizyoterapiye gitmesini sağlıyor, perşembe ve cumartesi akşam beşte annesine yemek yapıyor ya da sıcak bir su bardını yanında tutuyor. Program sıkı, ama bir kez de boşuna bir koşu gibi hissetmiyordu.
Bir sabah Zeynep, raporları inceleyerek Selini yanına çağırdı.
Denetçiler katılımın arttığını belirtti. Hikâye kutularınız başarılı, teşekkür ederim.
Selin bir nefes aldı; plan işe yarıyordu.
Gün puslu, akşam ince bir kar yağdı. İkinci kattan bakıldığında eriyen asfalt üzerindeki ince buz tabakası parıldıyordu. Selin Ahmeti odasına yönlendirdi, ısıtıcının sıcak olduğundan emin oldu, hemşire Olguya bir kez daha kontrol etmesini istedi. Sonra paltosunu alıp sokak lambasının altına çıktı.
Tramvayda sıcak hava ve ıslak tüy kokusu vardı. Telefonunu açtı; annesinden gelen mesaj: Hemşire tansiyon ölçtü, 130, normal. Kısa bir cümle, ama içinde bir huzur saklıydı. Selin gülümseyerek sesli mesaj gönderdi, Ahmetin albümü tamamen karıştırıp sirk fotoğrafını bulduğunu anlattı.
Evin içinde elma kompostosu kokusu yayılıyordu. Eski buzdolabı hâlâ uğuluyordu, ama yanındaki yeni uzatma kablosu bir elektrikçi tarafından takılmıştı; kablolar değişmiş, güvenli bir priz sağlanmıştı. Selin rafları düzenledi, ayakkabılarını değiştirdi ve masaya oturdu.
Bugün acele etmiyor musun? diye annesi sordu.
Hayır, dedi Selin. Yarın sabah nöbet var,Kahve tadında umutla, Selin geleceğin sessiz adımlarını planlamaya devam etti.




