Ah, Elif, para bir yere yatıracak bir yer bulamıyorsan, en iyisi kardeşine yardım et. Çılgınlık! On iki bin lira onun yemek masraflarına! diye bağırıyor anne.
Elif bardağı masaya koyup, dudaklarını sıkıyor. Yakınları üzerine o kadar baskı kuruyor ki, kadın artık ne doğum günü kutlaması ne de onlarla sohbet etmek istemiyor.
Ol, o çocuğa bir şeyler yedirmenin fazlasını yapma, diye araya girmeye çalışan baba. Bugün bir kutlama mı var yoksa?
Evet, kutlama, diye homurdanıyor anne. Sonra torunlarım yine komşu içkicilerle dolu evdeki kiralık odada kalacak, ben de dua edeceğim ki onlara bir şey olmaz. Eğer sen, Elif, bu on iki bin lirayı kardeşine versen, bir daire kiralayabilir, tek odada kalmaz! Kedilerin ise basit bir yemekle yetinir, çay da içmez.
Anne, haykırarak Elif, bu kedileri ben kendim aldım, isteyerek eve getirdim. Onların sorumluluğunu ben taşıyorum. İsmail ise otuz beş yaşında bir adam; sorumluluğu kendine, ailesine de ona ait, bilerek evlenmiş.
Otuz beş yaşındaki adam dediğinde İsmail yüzünü çarpıtarak kanepeden geriye yaslanıyor, kibarca dönüyor.
Senin de ailen var! diye yükseliyor anne sesi. Kardeşin, yeğenlerin! Sokakta kaç tane kedi istersek alalım. Biz hep hayatımızı kahvaltı ve konserveyle doyurduk, hiçbir şey eksik olmadı. Sen onlarla çocuk gibi ilgileniyorsun! Peki, sen kendi çocuğunu istemiyorsun, yaşlılıkta yalnız mı kalmak istiyorsun? Ama nesli soyundan gelen yeğenlerimiz sadece bayramda şeker görür!
Elifin sabrı burada kırılıyor. Yılların boyunca kendisine duyulan hakaret, görmezden gelinme, duygularının değersizleştirilmesi Bütün bunlar gözünden akan gözyaşlarıyla dışarı fırlıyor.
Kediler aileden daha iyi, diye haykırıyor Elif. Beni koşulsuz seviyor, hiçbir şey talep etmiyor. Ve asla benim kendi hayatımı yaşamak istememi eleştirmeyecekler.
Daha fazla dayanamaz ve odasına doğru koşarak kapıyı çarpar.
Bakalım, sen onları tüm bu oyuncakları almaktan vazgeçtiğinde ne kadar sevecekler! diye anne bağırıyor. Dünya ters döndü. Kediler anneyi mi, ebeveynleri mi gölgede bırakıyor?
Anne ısrarlı bir şekilde bağırmaya devam ediyor, ama Elif duymamaya çalışıyor. Yatakta çöküyor, başını yastığa gizleyerek dışarıdaki bağırışları bastırıyor. Kardeşi annesini bir topaç gibi üzeri gibi itip, eteğinin arkasına saklanıyor. Ama bu hep böyleydi.
Elifin çocukluk anıları puslu, silik; sanki birileri acı dolu anıları silmiş gibi. Sadece beşinci doğum gününde annesinin ona çilekli bir pasta yaptığını hatırlıyor, çünkü İsmail çok istedi. Elif çikolatalı, mumlu bir pasta istediğini söylemiş olsa da annesi ona çilekli bir dilim verdi.
En değerli erkeğime en büyük dilim! diye gülümseyerek annesi fısıldıyor, gözlerindeki heyecanı artık kaybetmiş gibi bakıyor. Sana daha küçük bir dilim; kızların genç yaşta formunu korumaları lazım.
Her şey normal gibi görünse de İsmaile en iyisi hep gelse: oyuncaklar, geziler, hediyeler. En çok da ilgi. Anne ona hayranlıkla, umutla, yumuşak bir hayranlıkla bakıyor. Elif ise sanki kardeşinin bir uzantısı gibi görülüyor.
Baba bu anlarda iç çekip, yavaşça itiraz edebiliyor, ama genelde karışmıyor. Mehmet eski aile modeline bağlanmış; kadının ev işlerini, erkeğin ise çalışmayı yapması gerektiğine inanıyor.
Elif büyüdükçe, yazları annesiyle köy evinde geçiriyor. İsmail ise bu dönemde arkadaşlarıyla takılıyor, eğleniyor. Anne yardım istemeye çalışsa bile nadiren olur, İsmail ise baş ağrısı bahane ediyor. Elifin kız ev işleri yapmalı, İsmail erkek işlerini halletmeli bahanesi kabul edilmiyor.
Baba bazen geç kalmış bir şekilde eğitici sürece müdahale etmeye çalışsa da zaman çoktan kaçmış.
Elif, bir evde engelli mi yetiştireceksin? diye fısıldar, karısı yalnız kaldığında. Ona daha fazla ilgi göstermeyi bırak! Normal bir adam çoraplarını yıkamalı, yatağını düzenlemeli, en azından kendine yemek pişirebilmeli.
Ne? Senin bunu yaptığını hiç görmedim, diye cevap verir anne. O çocuk bizimle olduğu sürece rahat etsin. Daha sonra bir şey öğrenemezse?
O zaman bu işi karısı yapacak, der baba. Karısı istemezse ne olur?
O zaman böyle bir eş istemeyiz, normal birini buluruz.
Normal kişi çok çabuk ortaya çıktı. Elif henüz on altı yaşında iken, İsmail evine büyük gözlü, naif bir kız getirdi: Aylin. İlk başta akşamları, sonra geceleri onun evde kalması, sonunda da kalıcı hâle gelmesi.
Aylinin kalıcı olduğu haberini annesi öğrenince, Elife şöyle dedi:
Kızım, kırma ama, gençlerin kişisel alanına ihtiyaçları var. Sen bir süre İsmailin odasında kalacaksın, o da Aylinle senin yanına taşınacak.
Elifin odası, tek sığınağı, kitapları, posterleri… Hepsi alınacak. İsmailin odası geniş ama ortak; kişisel bir şey koyamaz.
Anne, ama bu benim odam. Alıştım
Teknik olarak bu bizim, babamla ortak odamız. Sen geçici olarak kullanıyorsun. Dramatize etme. Yatak, masa var, başka neye ihtiyacın var?
Elif bir kaç saniye sustu. Dışarıdan bakınca her şey basit gibi, ama bu sözler sanki ona hiçbir şeye sahip olmadığını söylüyor; mahremiyet de yakında olmayacak.
Elif, çocuğa dokunma, diye babası devreye girer. Gençler istedikleri gibi yaşayabilir, memnun değilse evden çıkıp bir daire biriktirebilir.
Sen çocuğunun evden çıkıp sokakta kalmasını ister misin? diye anne bağırır. Olmaz! Ya bir şey olursa? Affetmem!
Anne en korkunç senaryoları anlatıyor, baba baskı altında boyun eğiyor. O gün Elif eşyalarını başka bir odaya taşıyor. Kişisel yaşamı kalmadı. Kardeş posterlerini alaya alıyor, anne sohbetini laptopta okuduklarıyla kesmeye çalışıyor, geleceğin gelini izinsiz makyajını çalıyor. Çatışmalar bol, suç hep Elifte. Kendini aile içinde gereksiz hissediyor.
Elif nihayet büyükanneye koşuyor. Büyükannesi tek gözünü kaybetmiş, yürümekte zorlanıyor; ama yaşlı, iyi kalpli bir kadına bakmak, sessiz bir mobilya olmaktan daha iyi. Büyükannenin mesleği veterinerdi; hayvanları sever, yürüyüşte yanına bir miktar yem alır, kimseyi eve almaz.
Hayvanların bana bağlanmasını istemiyorum, der büyükannesi. Kendim de bağlanmak istemem. İlaç bile alamıyorum, hayvan sorumluluğu çok büyük. Alırsan besle, iyileştir, ilgilen; alamazsan almazsın der.
Onlarla neredeyse on yıl iç içe yaşadılar. Elif aynı anda çalışıyor, öğreniyor; büyükannenin yanında veteriner olmak istediğini fark ediyor.
Büyükannesi vefat ettiğinde, daire Elife geçiyor. Yaşamak, mutlu olmak gerekirken; yalnızlık ruhunu kemiriyor. Arkadaşları var ama herkesin işi, ailevi sorumluluğu var. Yanında birini istiyor, birini sarıp tutmak. Aile kelimesi ona hâlâ sorunla eşleşiyor. Hayvanlar ayrı bir şey. Böylece iki kedi eve geliyor: Pırpır ve Karamel. Pırpırı, henüz yavruyken bacaklarını kullanamadığı için ötenizde getirtilmiş; Elif onu alıp evlat edinmiş. Karamel ise bir yıl sonra, Pırpırın yalnız kalmasını düşünerek alınmış.
Kedilerin sağlığı pek iyi değil. Biri böbrek, diğeri mide hastalığı; veteriner yemleri pahalı. Ama Elif sorumluluğu üstleniyor. Kediler ona o kadar ilgi, sevgi veriyor ki, maliyet önemsiz.
İsmail ise farklı düşünüyor.
Bir gün bir fare getiriyor. Çocuklar evcil hayvan istiyor; hamster istemiyor, fare en ucuz seçenek gibi görünüyor. Bakım hakkında kimse düşünmüyor, hayvan hastalanıyor. Elif fareye kafesin üç katı büyüklükte olması gerektiğini anlatırken, bir kurye kediler için mama ve ödüller getiriyor.
On iki bin yedi yüz lira, diye konuşur kuryeye torbaları teslim ederken.
İsmail kaşlarını çatar, kapı kapanınca yorum yapmadan edemez.
On iki bin? Bu maaşımın üçte biri! İçine altın koymuş gibi! der.
İsmail hâlâ daire biriktirememiş; ilk çocuğu doğduktan sonra aileyle birlikte bir komşuluk odasına taşınmış; orada ikinci çocuğu da olmuş.
Bunlar veteriner mamaları, sakin bir sesle cevap verir Elif. Üstelik indirimli.
İsmail başını sallar ama konuyu uzatmaz. Sonra anne doğum gününde ortaya çıkar.
Elif yalnız, sessiz bir odada yatıyor. Akrabalar gitmiş, içten içe bu durumdan da memnun. Başta bu günü onlarla geçirmek istemezdi, ama geleneklere ve alışkanlıklara karşı gelmek zor.
Pırpır, Elifin ruh halini sezmiş, ıslak burnunu yanağına sürüp mırıldanmaya başlar. Ardından Karamel koşar, parmaklarını yalayarak sıkı bir kavram oluşturur. Mırıltıları gerilimi eritir. Konuşamasalar da, Elif ailede bulamadığı koşulsuz desteği onlardan bulur.
Telefon çalar. Baba.
Elif, çok özür dilerim… yorgun bir ses. Biliyorum, kedilerle bu işi de anlamıyorum. Benim işim değil ama senin cebine karıştırmak da doğru değil. Onlar yanlışa düşmedi.
Sözleri kabuk gibi bir yara üzerine bant gibi oturur. Suçlamaz, anneyi de savunmaz. Belki biraz daha aile hayatına katılsaydı, bu kadar şey olmazdı. Yine de Elif ona minnettar.
Akşamüstü bir başka telefon çalar; en yakın arkadaşı Selin.
Mutlu yıllar! Nasıl kutladın? der Selin.
Elif bir an susar, Teşekkür ederim, iyiyim der gibi bir ses çıkarır. Selin onu iyi tanır, ne demek istediğini anlar.
Çok üzülme, bir saat içinde geliyorum, der Selin ve hatta bir cevap beklemeden telefonu kapatır.
Bir saat sonra, Elifin evinde kargaşa patlar; Pırpır ve Karamel korkmuş, yatağın altına saklanır. Selin, eşi Ahmet ve iki başka arkadaş, kutlama balonları, pizza kutuları, şarap şişeleri ve büyük bir çok katlı tırmalama ağacıyla içeri dalar.
Bu senin tüylülerine, sıkılmasın diye, diye söyler Selin.
Aileyle oturmak artık bir taslak gibi; uzak, önemsiz. Şimdi anın sesleri, kahkahalar, sarılmalar, aptalca içtenlikle yapılan kadehler… Bu insanlar Elifin doğum gününü kurtardı. Onu olduğu gibi kabul ettiler. Kan bağı olmayan bir aile gibi.
Konuklar gece yarısından çok sonra ayrılır. Selin kalır, temizlikte yardımcı olur.
Nasıl? Rahatladın mı? diye fısıldar.
Elif gülümser.
Rahatladım, çok teşekkür ederim. Siz benim en iyilerimsiniz.
Pırpır masanın altında bir minderde uyur, Karamel sandalyede. Oturma odasında yeni tırmalama ağaçları durur. Selin, yarın işe gidecek, bulaşıkları yıkamaya yardım eder.
Elif o anda anlar ki aile, elbette ki önemli ve güzel. Ancak doğduğu aile ona şans getirmedi. Sorun değil; çünkü kan bağı olmayan bir aile kurabilir. Mırıltı yapan kulakların altında, senin ağladığında sana sarılan bir kedi vardır. Gece yarısı evine zorla giren, senin hasta olduğunu bilen biri. Böyle bir aile, kan bağı ya da suçluluk duygusuyla değil, sevgiyle bağlanır ve en çok dayanıklı olur.




