Murat gece geç saatlerde, tek kelime etmeden bir şey koydu masaya: o an, aramızdaki boşluğun ne kadar derin olduğunu hissettim. Saat 22:37 iken kilidi çevirirken bir ses duydum. Mutfakta sadece lavabo üstündeki tek lamba yanıyordu, ben ise soğuk çay dolu bir fincana dokunmadan masada oturuyordum.
Bekledim. Kendime itiraf etmesem de hâlâ onu beklediğimi inkar edemedimtıpkı eskiden gecenin vardiyasından döndüğünde duman ve yağmur kokusuyla Geliyorum, aşkım demesi gibi.
Bu sefer hiçbir şey söylemedi. İçeri girdi, ayakkabılarını çıkardı, ceketi gevşek bir şekilde sandalyeye bıraktı. Bana bakmadı. Masaya yaklaşıp önümde kalın, dolu bir zarf koydu. Ardından tek kelime etmeden mutfaktan çıktı, sanki bu jest tüm açıklamayı kapsıyormuş gibi. Ama kapsamadı.
Zarf, aramızda bir elmas gibi duruyordu. Başta eline uzanacak cesareti bulamadım. Ona bakıp oturuyordum, bir an patlayabilir gibi.
Belki de bir anlamda patlayacaktı. Aylarca konuşmaları kaçınıyordu. Gelişi gecikiyordu, sessiz ve uzak duruyordu. Var gibiydi ama artık yok gibiydi.
Sonunda uzandım, açtım. İçinde belgeler vardı; sırayla dizilmiş, zımbalanmış. İlk sayfada boşanma dilekçesi. Hiç mektup yoktu. Sözsüz bir açıklama; sadece kara harflerle doldurulmuş resmi cümleler, tarihler, maddeler. Sessizce okudum. Gözyaşlarının ne zaman başladığını hatırlamıyorum bile.
Yetmiş iki yıl evlilik. Birlikte tatile çıktık, bayramlar, mangal başında kahkahalar. Tabii tartışmalar, yorgunluk, rutin. Ama hep birbirimize dönerdik. En azından ben dönerdim. Oşimdi farkına vardığımçoktan gitmişti. Bedeni hâlâ aynı adresteydi.
Banyoda kapının kapanma sesi duydum. Hâlâ aynı pozisyonda, belgeler elimde, tek bir düşünceyle: Neden söylemedi? Neden gözlerine bakıp sadece açıklayamadı?
Yatak odasına yarım geceden sonra girdim. O, sırtını bana dönmüş şekilde yatıyordu.
Gerçekten böyle mi olmalıydı? sessizce sordum.
Yanıt vermedi. Aramızdaki sessizlik, bedenlerimizi ayıran kalın bir battaniyeden daha yoğundu.
Seni tutmaya çalıştım bir an sonra söyledim. Terapiye gidecektim, tamir edecektim, konuşacaktık. Sen ise sessizliği ve kaçışı seçtin.
Yavaşça döndü. Yarı karanlıkta yüzünü gördüm; yorgun, biraz hüzünlü. İçinde kin yoktu, sevgi yoktu; sadece kayıtsızlık.
Başka bir yolum yoktu dedi. Daha kolay olur diye düşündüm. Kağıtları verirsem her şey aydınlanır diye.
Aydınlanır mı? tekrarladım. Bana ne aydınlık gelir? Artık kocam yok. Ancak boş bir yatak, boş akşamlar ve hiçbir cevabı olmayan sorular var.
Tekrar duvara dönerek baktı. O anda anladım ki bu gerçekten sondu. Çığlıklar, dramatik sahneler, koridorda valiz yoktu. Sadece sessizlik ve o sessiz hareketmasadaki zarfkelimelerden daha derin bir yara bıraktı.
Ertesi sabah eşyalarını topladım. Onu atmak için değil, artık asılı kalmak istemediğim için. Söylememiş olan rolünden daha fazlasını hak ediyorum. Gerçeği, acı olsa bile.
Birkaç gün içinde daireyi boşalttı. Veda etmedi; sadece anahtarı posta kutusuna atıp kısa bir not bıraktı: Üzgünüm, başka bir yolum yoktu.
Bugüne kadar kapıların onun ardında kapanışını hatırlıyorum. Akşamüstü geç saatler, güneş batıya doğru eğilirken duvara turuncu gölgeler düşüyordu. Çantasını, birkaç kıyafeti, telefon şarjını, diş fırçasını alıp çıkıp gitmişti sanki bir göreve. Dramatik bir bakış, bir veda yoktu.
Ben ise holun zeminiye oturdum ve ağlamaya başladım. Çığlık atmadım, tabağı yere atmadım. Sadece sessiz, derin, uzun bir şekilde ağladım. Bu artık terk edilmiş bir kadının acısı değildi; yıllarca yanında birini düşünerek yaşayan bir insanın acısıydı. Bir illüzyonun yasını tutuyordu.
O akşam uzun süredir dokunulmamış kırmızı şarap şişesini açtım. Birlikte dinlediğimiz şarkıyı çaldım. Acıya batmak yerine kalemle dökmeye başladım. Önce not defterine birkaç cümle, sonra bir öykü. Çektiğim yalnızlığı, evlilikteki sessiz yalnızlığı, mutfakta yan yana ama fark edilmemeyi yazdım.
Niçin? sorularına takılmadım; artık gerek yoktu. Bunun yerine aynaya baktımgerçekten baktım. Yorgun bir kadın, göz altı gölgeleri, alınında yeni bir kırışıklık gördüm, ama aynı zamanda güçlü bir kadın da gördüm. Sessiz bir çöküşten sonra ayakta kalabilen kadın.
Birkaç hafta sonra birkaç mobilyayı paketledim, oturma odasını yeniden düzenledim. Ortak fotoğrafları duvardan indirdim, kutuya koydum. Tekrar bisiklete bindim, seramik kursuna kaydoldum. Yavaşçaçok yavaşhayatımı yeniden inşa ettim.
En garip olanı, bir gün uyandığımda göğsümdeki ağırlığın kaybolmuş olmasıydı. Aylar sonra ilk kez kahve yaptım ve fincana son damlasına kadar içtim, pencereden bakarken boşluk yerine merakla yeni bir günün ne getireceğini düşündüm.
Bir şey değişmişti içimde. O gece masadaki zarf sadece evliliğimi bitirmekle kalmadı; beni uyandırdı. Bazen birini bırakmak gerekir; ancak o zaman kendine geri dönülür.
Ve hâlâ bu hikâyenin izini taşısam da, şimdi biliyorum ki: Görünmez olmaktan tek başına olmak daha iyidir. Ve ölmekte olan bir şeyin içinde yeniden başlamak, gömülmüş bir cesaretten daha değerlidir.




