Bugün günlüğüme yazarken, 65 yaşındayım ve hayatımda ilk defa şu acı soruyla yüzleşiyorum: çocuklarımız, uğruna her şeyi feda ettiğimiz evlatlarımız, bizi artık istemiyor mu? Üç çocuğumuz var; gençliğimizi, enerjimizi, son kuruşlarımızı verdik onlara. İstediklerini alıp gittiler, arkalarına bile bakmadan. Oğlum telefonumu açmıyor. Bazen düşünüyorum, acı bir gün geldiğinde bize bir bardak su uzatacaklar mı? Bu düşünce yüreğimi bıçak gibi deliyor, geriye sadece boşluk kalıyor.
25 yaşında, Adananın küçük bir kasabasında evlendim. Eşim Mehmet, liseden sınıf arkadaşımdı, inadına romantik bir adamdı. Yıllarca peşimden koştu, sonunda beni kabul ettirdi. Aynı üniversiteye girdi sırf yanımda olmak için. Mütevazı bir düğünden bir yıl sonra ilk kızımız dünyaya geldi. Mehmet okulu bıraktı, ben de akademik izin aldım. Zor günlerdi; o sabah akşam inşaatta çalışırken, ben hem anne olmayı öğreniyor hem de derslerden kalmamaya çalışıyordum. İki yıl sonra yeniden hamile kaldım. Açıktan okula geçtim, Mehmet ise bizi doyurmak için her gün fazla mesai yaptı.
Zorluklara rağmen ayakta kaldık, iki çocuk büyüttük: büyük kızımız Aylin ile oğlumuz Emre. Aylin okula başlayınca nihayet mesleğimde çalışmaya başladım. Hayat düzeliyordu: Mehmet iyi maaşlı sabit bir iş buldu, evimizi döşedik. Tam rahatladık derken, üçüncü çocuğa hamile olduğumu öğrendim. Yeni bir darbe Mehmet daha çok çalıştı, ben de küçük kızımız Elifle evde kaldım. Nasıl atlattık, hâlâ anlamıyorum, ama adım adım düze çıktık. Elif ilkokula başladığında, üzerimden bir dağ kalkmış gibi hissettim.
Ama sınavlar bitmedi. Aylin, üniversiteye girer girmez evlenmek istediğini söyledi. Karşı çıkmadıkbiz de genç evlenmiştik. Düğün, ev yardımı Son birikimlerimiz de gitti. Sonra Emre kendine daire istedi. Nasıl hayır derdik? Kredi çektik, ona ev aldık. Şansımıza, iyi bir şirkette iş buldu, biraz rahatladık. Ama Elif, lise son sınıfta yurtdışında okumak istediğini söyledi. Bütçemizi zorladı ama dişimizi sıktık, onu okyanusun ötesine uğurladık. O gitti, biz boş evde kaldık.
Yıllar geçtikçe çocuklarımızın ayak sesleri giderek azaldı. Aylin, aynı şehirde yaşamasına rağmen, ancak altı ayda bir uğruyor. Emre, aldığımız daireyi satıp İstanbula taşındı, yılda bir kez ancak geliyor. Elif ise mezun olunca orada kaldı, hayatını kurdu. Onlara her şeyimizi verdikzamanımızı, sağlığımızı, hayallerimiziama karşılığında unutulduk. Paradan, yardımdan bahsetmiyorum. Sadece bir telefon, bir ziyaret, sıcak bir söz Ama yok. Telefon suskun, kapı açılmıyor, içimde soğuk bir yalnızlık büyüyor.
Şimdi oturmuş, camdan sonbahar yağmurunu seyrediyorum. Acaba her şey bu kadar mı? Çocuklarımız için nefes alıp verdiğimiz bu hayat, unutuluşa mı mahkum? Belki de onların bizi hatırlamasını beklemeyi bırakıp kendimize dönme vakti gelmiştir. 65 yaşında, Mehmetle birlikte bir yol ayrımındayız. Önümüz belirsiz, ama ufukta bir yerlerdesadece ikimizin olanbir mutluluk umudu parlıyor. Hep kendimizi sona koyduk, ama artık bir nebze sevinç hak etmedik mi? İnanmak istiyorum ki evet. Kalplerimiz hâlâ atarken, kendimiz için yeniden yaşamayı öğrenmeliyiz. Bu boşluğu kabullenip içinde bir ışık bulmak Sizce nasıl?
Bugün şunu anladım: Evlatlar büyür, gider. Ama insan, son nefesine kadar kendi hayatının kahramanı olmayı unutmamalı.




