İstanbul’un eski bir mahallesinde, altmışlı yaşlarımda bir aşkı keşfettiğim günleri hatırlarken, kızım Elifin bana bakışını hâlâ gözümde canlandırıyorum.
Anne, sen akılsız mısın! diye bağırdı Elif, sanki beni çılgın birinin üzerine oturtmuş gibiydi. Bu yaşta aşık mı oluyorsun?
Mutfakta bir fincan çay elimde oturmuş, onun sözlerini duyunca şaşkınlık yerine bir tür ani kızgınlık hissettim.
Anlamıyorum dedim sakince. Sen de bir yetişkinsin, evli, çocuğun var. Ben yalnız kalmadığımı duyunca sen de sevinmen gerekir diye düşündüm.
Elif bir anda patladı. Sevinmek mi? Sen artık çıkma randevularına gitmek, sokakta el ele tutuşmak, hatta bir erkekle birlikte uyumak istiyorsun! Anne, sen bir ninenin ötesinde bir genç kız değilsin, TikToktan bir genç de değilsin!
İçimde bir sancı hissettim, hayal ettiğim kadar derin değildi ama birdenbire kalbim sıkıştı.
Aklımda, onunla bir çay içmek, iki yetişkin kadın gibi oturup, ona birkaç aydır birlikte çıktığım birini anlatmak vardı. Mehmet adında, dul, sıcak kanlı bir adamla tanıştım; sinemaya, yürüyüşe, bazen sadece bir kahve içip her şeyi konuştuğumuz bir dost oluştuk.
Fakat destek yerine damıtılmış bir utanç duydum ve bir yargı.
Çocuklar soruyor, büyük anne neden böyle giyiniyor. Tanıdıklar ne yapıyor seninle?
Belki de sadece yaşamaya başladım? diye kendime sordum, sesimi tanıyamazken.
Bu yaşta mı? Kendini kontrol et! diye iç çekti Elif.
Kendi içimde bir soruya takıldım: Gerçekten utanmaya layık mıyım, sadece bir kez daha seve cesaret ettiğim için mi?
Günlerce evde bir gölge gibi dolaştım. Çiçekleri suladım, tavuk çorbası pişirdim, kitap okudum; ama hiçbir şey aynı tadı vermedi. Kızımın sözleri kulağımda çınlıyordu: Nene aşık olmamalı, bu utanılacak bir şey.
Ben bir şey yapmadım, kimseye yer kapatmadım, torunları unutmadım, sorumluluklarımı bırakmadım. Sadece, uzun yıllar sonra, birinin beni gördüğünü, sadece bir anne ya da nene değil, kan ve kemikten bir kadın olduğumu hissettim.
Mehmeti kütüphanede tanıdım; düşürdüğüm kitabı alırken gülümsedi ve Bazen kader Amazondan daha hızlı atar, dedi. Gülümsememi kırdı, ve sohbet bir kahvehaneye, ardından bir fincan kahveye dönüştü.
Aşık olma anı hemen gelmedi. Önce merak, sonra bir sıcaklık, sonra yıllardır hissetmediğim bir titreşim geldi. Sanki bir kez daha bir şeye tutunmak, bir evden çıkmak için sebep bulmuş gibiydim.
Elif, benim aptalca davrandığımı, torunlarla, tığ işiyle, bahçe işleriyle meşgul olmam gerektiğini iddia etti. Peki, bir nene olmak demek kendisinden vazgeçmek mi? Duygular, yakınlık, dokunuştan vazgeçmek mi?
Mehmet hiçbir zaman baskı yapmadı. Bu konuşmamı ona anlattığımda elini tuttu ve şöyle dedi: Aileye karışmak istemem ama eğer beni tamamen yok sayarsan, anlarım.
Onun kırışık yüzüne, sakin gözlerine bakıp düşündüm: Dünya neden bize, ne zaman ve ne kadar sevdiğimizi bildiğimizde aşkı yasaklasın?
Hemen cevap vermedim; birkaç gün istemiştim, biraz uzaklaşarak düşünmek istedim. Her geçen gün içinde, daha önce hiç tanımadığım bir duygu büyüdü: Öfke değil, hüzün değil, bir gurur. Kocamın ölümünden, yalnız yıllardan, çevrenin beklentilerinden bağımsız olarak hâlâ sevmenin mümkün olduğunu görmek.
Torunları severim, Elifi de severim. Ama altmış yılın sonunda, dört duvarın içinde oturup birinin bana hissetme izni vermesini beklemekle yaşamam. Bu benim hayatım ve artık özür dilemeyecek bir kader seçtim.
Pazar günü Elifi akşam yemeğine davet ettim. Çocuklarıyla, her zamanki dakikliğinde, yüzünde bir gerginlikle ve sesi soğukça gelmişti. O mutfakta geçen konuşmadan beri sesimiz kesik kesikti. Torunlar odada koşuşurken, biz masada sessizce tabağımıza bakıyorduk.
Tatlıdan sonra sakin bir sesle söyledim: Mehmetle görüşüyorum. Hala. Saklamayacağım.
Elif inanamayarak bakınca, Yine de bu işi sürdüreceksin? dedi.
Evet, diye yanıtladım. Uzun zamandır ilk kez mutlu hissediyorum.
Peki ya insanlar ne der? Komşular, çocuklar? diye sordu.
Onların ne düşündüğü, bir anneye bakıp, hayatından korkmayıp yeniden yürümeye başlamasını izlemek kadar bir şeydir, dedim.
Elif bir an sustu, beklenmedik bir şekilde cevabımı tereddüt etmeden duymuş gibi gözleri parladı.
Anne, seninle gurur duyuyorum, diyerek fısıldadı. Bu kadar yaşta bu hâliyle nasıl yaşayacağını düşünmemiştim.
Ben de seninle gurur duyuyorum; yaşamaktan korkmadığım bir yaşta, sevmenin bir yasak olmaması gerektiğini anladım, diye karşılık verdim.
O, her zamankinden daha erken çıktı, kavga, gözyaşı olmadan, aynı soğuklukla dışarı gitti.
Akşamüstü Mehmetle yürüyüşe çıktım. Elimi tutuyordu. Komşuların önünden geçerken, birileri bakıyor, birileri gülümsüyor, birileri ise gözlerini kaçırıyordu. Ama ilk defa, bu gözlemler beni etkilemiyordu.
Çünkü ellili yaşların ardından sevgi geliyorsa, utanacak bir şey değildir; sadece sonunda hak ettiği değeri görmektir.




