Eşim Ayşe beni daha genç birine bıraktı. Sonra bir gün telefon ederek, geri dönmek isteyip isteyemeyeceğini sordu.
Çantasını topladı ve kapıdan çıkıp, bir bakış bile atmadan gitti. Tek söylediği, Aşkı buldum, bir kez daha gerçek bir şey hissetmek istiyorum demesiydi.
Ben, çay bardağını tutmuş, kapının önünde ayakta duruyordum, Ayşenin otuz yıldır paylaştığı hayatını, sabah kahvaltılarını, faturaları ve cümleler arası sessizliği izlerken.
Bağırmadım. Ağlamadım. O genç kadının kim olduğunu sormadım. Çünkü artık önemi kalmamıştı. Yüzüne bir kez bakınca, kararın çoktan verildiğini, artık sadece anahtarları ve faturaları bırakmam gereken bir son aşamaya geldiğimi anladım.
İlk günler bir rüya gibiydi. Evi sessizlik içinde dolaştım, radyoyu açmadım, telefonu açmadım. Çocuklar aradı; bir şey sezmiş gibiydiler, ben de her şey yolunda dedim. Merhamet istemedim, soru da istemedim. Bir an için bile kaybolmak istedim.
Sonra öfke geldi. Çünkü ben kötü bir eş değildim. Yemek yapar, çamaşır yıkar, dinlerdim. Biz adına kendimi feda ederdim. O ise kendi mutluluğunu ararken, göz teması kurmaya bile cesareti kalmamıştı.
Haftalar geçti. Tek başıma nasıl uyuyacağımı, onun zevklerini sorgulamadan alışveriş yapmayı öğrendim. Uzun yürüyüşlere çıktım; bazen şemsiyeyle, bazen şemsiyesiz. Bazen düşüncelerle, bazen boşlukla. Her geçen gün biraz daha hafif nefes alıyordum.
Tam da her şeyin kapandığını sandığım bir anda kapı zili çaldı.
Kapının önünde, saçları griye çalan, yorgun bir adam duruyordu. Elinde bir çanta, gözlerinde ise daha önce hiç görmediğim bir ifade.
– İçeri girebilir miyim? – fısıldadı. – Bir şey konuşmak istiyorum.
Bir an onu izledim, ne olduğunu bilmedim; bir anda sessizce kaybolmuş bir adam şimdi geri dönmüş, zaman sanki durmuş gibi.
Sözcüksüz onu içeri aldım. Salonun köşesinde oturdu; aynı yerde, bir zamanlar Pazar sabahı çayımızı yudumladığımız, hiçbir şeyi konuşmadığımız yer. Çantayı kucağına koymuş, ne zaman bırakacağını bilemez gibi duruyordu. Ben ise karşıma oturmuş, ellerimi birleştirip dinlemeye hazırdım ama eskisi gibi değildi.
– İşler yolunda gitmedi bir an düşündükten sonra söyledi. Ne istediğimi sandım. Yeniden bir şeyler başlatabileceğimi düşündüm. Ama…
Sözünü kesti. Ben bir şey söylememi bekledi, ben ise sessiz kaldım. Biri seni sözsüz bırakınca, ona doğru yolu bulması için bir sorumluluğun yoktur.
– O gençti. Başka biriydi. Beni büyüledi. Her şey yeni, taze geldi. Bir an kendimi yeniden genç hissettim. Ama sonra hayat geldi; faturalar, sorumluluklar, gündelik rutin. Anladım ki kadın aramıyordum, kendimi arıyordum. Ama yanlış yerde.
Elleri dizlerimin üzerine bastırdım.
– Neden geri dönüyorsun? O seni hayal kırıklığına uğrattı mı? Dayanamadın mı? Bu yer daha mı kolay?
Şaşkınlık ve yorgunluk karışımı bir bakış attı bana.
– Özledim seni. Şimdi, elimizde olanı, senin benim için ne olduğunı görüyorum.
Kalkıp pencereye yöneldim. Pencerenin dışı ekim ayının güneşiyle aydınlanmış, sokakta birisi köpek gezdiriyor, çocuklar okuldan dönüyor, sıradan bir gündü. Ama içimdeki sıradanlık artık kalmamıştı.
– Senin yokluğunda fısıldadım tek başıma yaşamayı öğrendim. İstemeden değil, zorunlulukla. Artık senin bıraktığın kadın değilim.
Ona döndüm, ilk kez gerçekten dikkatlice baktım.
– Şimdi ben karar vereceğim, hâlâ hayatımda yerin olup olmayacağına.
İkna etmedi, diz çökmedi. Sadece başını salladı; her şeyin değiştiğini, artık kartları dağıtanın kendisi olmadığını anladığını gösteriyordu. Çantayı koltuğa bıraktı ve bir gece kalmak isteyip istemediğini sordu. Merhamet için değil, rahatlık için değil sadece bir an, zaman ve nefes için.
Kabul ettim. Nedenini bilemedim. Belki ona, dünyamı onsuz nasıl göründüğünü göstermek istedim. Ya da bir parçam hâlâ bu dönüşün anlamını merak ediyordu.
Günler geçtikçe sessiz, temkinli davranıyordu. Bana dokunmadı, eski ritüellere dönmeye çalışmadı. Kahvaltısını kendisi yaptı, öğle yemeğinde yardımcı oldu, alışveriş teklif etti. Ama ben artık onun hareketlerini beklemiyordum. Gün planım, işlerim, sessizliğim vardı ve bu benimdi.
Bir akşam oturduğumuzda, Sıfırdan başlayabilir miyiz? dedi. Farklı, saygılı, sahte bir şey olmadan. Hemen affı beklemedi, belki de son olduğunu anlıyordu.
Ben hemen cevap vermedim. Uzun süre onun solgun yüzüne, geçen yıldan daha derin kırışıklıklara, artık kendinden emin olmayan gözlerine baktım. Sonra aklıma bir şey geldi: Belki de seçim şimdi bende.
Masaya elimi koydum; onun eline değil, yanına.
– Zamana ihtiyacım var. Ama bu sefer bekleyecek olan sen olacaksın.
Ertesi gün, dışarıda yürüyüşe çıktı ve şöyle bir mesaj attı:
Geri dönmeme izin verdiğin için teşekkür ederim. Geri döndüğüm anlamına gelmiyor.
Hafifçe gülümsedim. Belki de yeni bir başlangıçtı. Bu kez ses benimdiydi.




