Telefon sessizdi, ama titreşimini duydum; mutfak tezgahındaki titreşim bir tabanca patlaması gibi çaldı. Ekrana baktığımda tanımadığım bir numara. Mehmet, yeni bir göreve gittikten yeni çıkmış, duşta durmuştu.
Bilinçli bir hareketle tuşladım. Sessizlik hâkim oldu, ardından kadın sesi duyuldu:
– Lütfen ona söyle, Murat bugün dişçide çok cesurmuş. Pazar günü onu bekliyoruz.
Vücudum donar gibi oldu.
– Affedersiniz, kim konuşuyor? diye sordum.
– Bu… numarası… sizin numaranız mı? diye tereddüt etti. – Özür dilerim, bir karışıklık.
Hat satırı kapandı. Ben mutfakta bir heykel gibi donmuş bir halde kalakaldım. Murat. Dişçide cesur. Pazar günü bekliyor. Muratı tanımamıştım, fakat bir şeyler kesinlikle bir hata değildi.
Mehmet duşundan çıktığında ona yabancı bakışlar attım. Gülümseyerek Yemek bir şey var mı? diye sordu. Buzdolabını açtım ve içimden bir ses, İşte işin başladı, dedi.
Ertesi sabah yataktan kalkamadım. Dünya bir başka boyuta kaymış gibiydi; bütün öğütleri aynı, ama içimde bir çığlık yükseliyordu: Artık o değil. Ya da senin bildiğin o kişi değil.
Rasyonelleşmeye çalıştım. Belki de sadece bir karışıklıktı, bir iş arkadaşımın hatalı aramasıydı. Fakat o kadının tonundaki kesinlik, bekliyoruz kelimesinin altındaki gizli anlam beni rahatsız ediyordu; sanki bu ilk defa değildi.
Mehmeti izlemeye başladım. Herşey eski gibi görünse de araba park yeri her zamankinden biraz daha uzaktaydı. Görev seyahatleri artıyor, Messengerda gönderdiği mesajlar kısa, iş odaklı ama sanki bir başkası yazıyor gibiydi. Ya da bir yabancı, beni tanımayan birinin diliyle.
Sonunda karar verdim; bu oyunun içinde kalmak yerine gerçeği öğrenmek zorundaydım. Araçtan bir görev dönüşü yaptığımda bagajı kontrol ettim. Tek bir fiş vardı: Antalyadaki bir otel. Gideceği şehir değil, otel adı bu. Tarihi kontrol ettim; o gün geç saatlere kadar dönüş diyecek, yolda trafik sıkışıklığı olacaktı.
Kalbim çarpıyordu ama pes etmedim. Ertesi sabah Mehmetin çıkışını hazırladığı an, otelin adını ve fişteki numarayı not ettim. İki gün sonra oradaydım.
Ne beklediğimi bilemedim. Sadece orada olmadığını doğrulamak, bir tesadüf mü diye görmek istedim. Arabayı otelin önüne park ettim ve Mehmetin binadan çıkıp elinde küçük bir çocuk tutuşunu gördüm; nefesim bir anda durdu. Çocuk dört yaşında, şapkasını yana eğmiş, kahkahası çan gibi çınlıyordu; yüz hatları Mehmetin. Minik bir kopyasıydı.
Yanına genç bir kadın çıktı; otuzlu yaşlarda, Mehmete çocuğun ceketini düzeltti, ardından onu alın teriyle öptü. Sanki bu, onun günlük rutini, ailesi, sıradan bir öğle vakti.
Aracımın içine geri döndüm; ayaklarım neredeyse hissetmiyordu. Ellerim titriyordu. Telefon çaldı; muhtemelen kızım alışverişten dönmemi bekliyordu. Cevap vermedim, sadece camdan dışarıdaki sahneyi izledim. O anda anladım: bu bir aşk meselesi değildi, ihanet değildi; çok daha karanlık bir şeydi. Mehmetin ikinci bir ailesi, ikinci bir hayatı vardı ve ben onun sahnesinde sadece bir yan karakter, bir fon gibiydim.
Ne kadar süredir orada oturduğum belli olmadı; sonunda motoru çalıştırıp uzaklaştım. Eve dönmedim; temiz hava, hayal kırıklıklarımın gölgesinden sıyrılmak istedim.
Akşam eve döndüğümde ev sessiz, çocuklar uyuyordu. Mehmet, oturma odasında televizyonun önünde oturmuş, sanki hiçbir şey olmamış gibi bakıyordu bana. Kaşlarını kaldırdı:
– Alışverişin uzun sürdü, her şey yolunda mı? diye sordu, o sakin tonuyla ki, eskiden arkadaşlarım ona imrenirdi.
Ben suskun kaldım, gözlerim ona bakarken, nasıl bu kadar uzun bir süre göz ucumla bile görmemiş olabildim diye düşündüm. İki yaşamı aynı anda sürdürmek ne kadar çaba gerektirir? İkinci evden eve nasıl döner, vicdan azabını hisseder mi?
Karşısına oturdum ve sakin bir sesle şöyle dedim:
– Bugün Antalyaya gittim.
Mehmet donakaldı, gülümsemesi kayboldu.
– Neden? diye sordu, sesi artık emin değildi.
– Sizi, onu ve çocuğu gördüm.
Sessizlik çöktü. Uzun bir an boyunca sadece sessizlik vardı. Sonunda derin bir iç çekti.
– Sana zarar vermek istemedim. Bu sadece oldu.
– Çocuk mı oldu? araya girdim. Aile mi oldu?
Ellerini sıktı, savunmaya kalkışmadı. Belki anlattı ki, artık bu yalanların bir anlamı kalmadığını fark etti. Ya da sadece yorgunluktan bıktığını.
– Kimseyi terk etmek istemedim dedi sonunda. Ne seni, ne de onları. Başarabileceğimi düşündüm
Başarabileceğini düşünmek iki ayrı hayatı aynı anda yönetmek mi demektir? Çocuklara iki evde legoları birleştirmek mi? Birini birine yalan söylemek, rahatlık uğruna mı?
Kalktım.
– Ne yapacağımı henüz bilmiyorum. Ama bir şey eminim; bu sirkte daha fazla sahneye çıkmayacağım.
Bağırmadım, ağlamadım. İçim boştu. Günlerce makine gibi hareket ettim; kahvaltı yaptım, çocukları okula bıraktım, işe gittim. Ama içimde yeni bir şey filizleniyordu; ne acı, ne keder; bir güç, öfke ve en çok da bir değişim arzusu.
İki hafta sonra ona çıkmasını söyledim.
Gözyaşı dökülmedi, protesto demedi. Sessizce eşyalarını topladı ve kapıyı kapattı.
Ve o an uzun zamandır hissetmediğim bir nefes aldım. Yalanlardan, sürekli gerginlikten uzak. Tek başımdaydım, ama özgürdüm.
Tek bir şey hâlâ aklımdan çıkmıyor: Nasıl oldu da bu oyuna düşmüş olabilirim? Nasıl fark etmemişim ki sahne benim evim değil, başkasının tiyatrosu?
Bugüne kadar nasıl bu durumun içinde olduğumu hâlâ çözemiyorum.




