Ayşe Yılmaz, damadı Mertin anneannesinin hıncını daha fazla taşıyamayınca, evliliği kurtarmak için boşanmaya karar verdi.
Yine o margarin mi aldın? Elif, ben sana daha önce söylemiştim, Mertin midesi ondan yanıyor. Sarı paket margarin al, hem ucuz hem de doğal. Sen yine parayı boşa harcıyorsun, damadını zehirliyorsun.
Ayşe Yılmaz, mutfakta elinde bir paket tereyağı tutmuş, sanki zehirli bir kurbağa gibi bakıyordu. Elif, işten yeni dönmüş, sıcak bir çay ve sessizlik hayal eden, derin bir nefes alıp sinirini topladı. Bu sahne her hafta aynı sahne gibi tekrarlanıyordu; ekmek değişiyor, çamaşır deterjanı farklı kokuyor, perdeler çarpık asılı.
Ayşe Hanım, Mert üç yıldır bu margarinle yemek yiyor ve hiç yanması yok, Elif, çantasını sandalyeye bırakarak sakin bir sesle yanıtladı. Lütfen buzdolabına koy, eriyebilir.
Bak sen nasıl konuşuyorsun! anneannesi ellerini havaya fırlatarak bağırdı. Mert! Duyuyor musun? Ben senin sağlığın için uğraşıyorum, eşin beni bir taş gibi eleştiriyor!
Mert, oturma odada televizyonda izlerken, anneannesinin sesini duyunca isteksizce mutfağa yürüdü. Yüzü suçlu ve yorgun bir ifadeydi. Beş yıldır evli olmasına rağmen iki kadın arasında arabulucu olmayı hâlâ öğrenememişti; hep bir devekuşu gibi başını toprağa gömmeyi tercih ediyordu.
Anne, Elif, yine ne oldu? Mert, annesine ve karısına bakarak mırıldandı. Normal margarin. Anne, bırak, ben alıp koyarım.
Hayır, dinle evlat! Ayşe Yılmaz vazgeçmek istemiyordu. O ev işleri hiç yapamıyor. Buzdolabında sadece yoğurt ve yeşillik var. Adamın eti lazım! Köfte, lezzetli bir çorba! O geç geliyor, yorgun, bize hazır yemekler veriyor. Ben o yaşlarda hem işte hem evde her şeyi yapardım!
Elif içi içine kıyandı. Lojistik müdürü olarak büyük bir nakliye firmasında çalışıyordu, maaşı Mertten bir buçuk kat fazlaydı. Onun sayesinde daireyi yeniledi, yeni bir araba aldılar. Ayşe Hanım ise yarı zamanlı bir kütüphaneci olarak çalışmış, damadının kariyerini boş bir ses gibi duymuştu; onun için en önemli şey güzel bir çorba.
Ayşe Hanım, Elif buz gibi bir ses tonuyla söyledi. Ben saat yedide işten çıkıyorum. Mert beşte evine geliyor. Eğer eti istiyorsa, kendisi bir biftek kızartabilir. Elinde elleri var.
Erkek mutfakta? anneannesi, göğsündeki büyük amber kolyeyi tutarak şaşkınlıkla sordu. Bu iş kadın işi! Sen onu tamamen ayakkabısının altına sıkıştırdın! Mert, ne hale geldi bak! Kadın sana yemek yapmıyor, saygı göstermiyor, anneni de bir kuruş bile değer vermiyor!
Mert suratını buruşturdu.
Anne, gerçekten, ben mantı haşlayabilirim. Başlama. Elif yorgun.
Yorgun mu? Ben mi yorgunum? Ayşe Yılmaz, şehirler arası otobüsle gelip, size kızılcık reçeli, poğaça getirdiğini söyledi. Aç olduğunuz zaman ne yapacağız!
Ayşe Yılmaz, 30 dakikalık otobüs yolculuğu sonrası bu bahaneyi bir kez daha kullandı. Anahtarları Mert bir yıl önce “herhangi bir yangın durumunda” diye ona vermişti. O zamandan beri “yangın durumları” haftada ikiüç kez tekrarlıyordu. Anneanne evde yokken mutfak dolaplarını “düzenli” bir şekilde değiştiriyor, çiçekleri öyle suluyordu ki çürüyordu, masaya eksiklerin bir listesini bırakıyordu.
Reçel için teşekkür ederim, Elif, çayın içini sıkarak zorla gülümseyerek söyledi. Çay içelim.
Akşam, anneannenin artan enerji fiyatları, gençlerin tutumu, komşu Velinin gelini gibi konularla dolu monologlarıyla geçti. Elif tuzlu poğaçayı çiğnerken, daha ne kadar dayanabileceğini düşündü.
O gece Ayşe Yılmaz sonunda evden ayrıldığında, Elif karısının yanına dönüp:
Mert, anahtarları geri alalım, karanlıkta tavana bakarak fısıldadı.
Neden? Mert hemen savundu. Anne sadece yardım etmek istiyor, yalnız kalmış. Babam öldü, o tek başına. Biz ona bir ışık oluruz.
Bu ışık değil, projektör, her şeyi yakıyor. Sınırlarımızı aşıyor, çamaşırlarıma bakıyor. Geçen sefer iç çamaşırlarımı “feng shui’ye uymadığı” için yer değiştirmişti. Bu çok fazla, sence?
Kötü niyetli değil, Elif. Yaşlı bir alışkanlık, sabret. Benim için, onunla kavga etmek istemiyorum, tansiyonu hemen yükseliyor. Ambulans, iğne…
Elif yanına dönerek, “Sabret” kelimesi aile hayatının mottosu haline geldi; eleştiriyi, sürpriz ziyareti, istemediği tavsiyeleri kabullenmek zorunda kalıyordu.
Bir ay sonra tatil planları geldi çattı. Altı ay sürecek bir deniz kaçamağı, sessizlik ve romantizm hayali; otel rezerve, biletler alındı. Ayrılış gününden iki gün önce:
Mert! anneannesinin sesi telefonun diğer ucunda titredi. Nefes alamıyorum, kalbim sıkışıyor! Hemen gel!
Mert çantasını boşa bırakıp annesine koştu, Elif de eşinin yanına gitti; içinde bir şüphe belirdi.
Ayşe Yılmazın dairesine girdiklerinde, anneanne kan basıncını ölçen bir el cihazıyla, ıslak bir havluyla oturuyordu.
Oğlum, geldin acı bir sesle homurdandı. Bir daha görmemek için…
Ambulans çağırdın mı? Mert, nabzını tutarak sordu.
Ambulansa ne olsun? Onlar sadece işi satar. Ben sadece birinin yanımda olmasını istiyorum, bir bardak su, elimi tut. Tek başıma korkuyorum.
Elbette, ama yarın uçuşumuz var, Mert nazikçe hatırlattı.
Ayşe Yılmaz gözlerini bir ölü gölün içinde bir leylek gibi açtı.
Hangi uçuş? Mert, anneni böyle bırakacak mısın? Eğer ben geceleri?
Mert şaşkın, Elife baktı; gözleri panik ve yalvarışla doluydu.
Ayşe Hanım, Elif kararlı bir sesle devam etti. Eğer gerçekten kötü durumdaysanız, doktorları çağırırız. Hastaneye gitmemiz gerekirse tatili iptal ederiz. Ya sadece tansiyon yükseliyorsa, bir haftalık bakıcı tutarız.
Bakıcı mı? anneanne bağırarak sandalyeye atladı, havlu burnuna kaydı. Yabancı birini eve mi getireceksin? Ben seni öldürmek istiyorum! Sadece tatilde dönüp ben yalnız ölecek miyim?
Elif telefonu çıkarıp:
Polis mi? Evime izinsiz girmeyi bildiriyorum. diye aradı.
Ayşe Yılmaz gözleri büyüdü. Dostu Lütfi, kızarmış tavuk kokusunu alarak çıkmaya çalıştı, bir ütüyü kapatmayı unuttuğunu mırıldandı.
Seni polise mi tutacak? fısıldadı Ayşe.
Gidecek misin? Elif sesini yükseltti. Anahtarı masaya koy.
Ayşe, çalınınca birikintiyi çarptı, çay masası üzerindeki güzel çarşafın üzerine dökülen siyah lekeler gibi bir iz bıraktı.
Almayacaksın! Bu benim oğlumun anahtarı! Ben de buranın sahibiyim! Belki de daha fazlasıyım, çünkü bir erkeği büyüttüm, sen ise hazır yemek yiyorsun! diye bağırdı.
Elif bağırmadı; sadece telefonundan polis numarasını tuşladı.
Merhaba, evime izinsiz giriş şikâyeti yapmak istiyorum. Adres
Ayşe Yılmaz gözleri kocaman açıldı, Lütfi fırıncının içinde bir şeyler mırıldanarak kapıdan dışarı fırladı.
Anne, polise haber verecek misin? diye sordu Elif.
Geliyorum. Eğer şimdi çıkmazsan ve anahtarları vermezsen
Ayşe Yılmaz anahtarları yere bıraktı, metal sesleri fayansla çarpıştı.
Lanet olsun! Burada bir daha ayak basmazsın! Merti seninle evlendireceğim! Sen de yine beni evime çağıracaksın! diye bağırdı, kapıyı çarparak çıktı, duvarlar kireçte dökülürken.
Elif titreyen elleriyle anahtarları topladı, oturup lekeli çarşafa ve şpritelere baktı. Akşam Mert geldi; anneannesinin çığlıklarıyla bir haber almış, Elifi dövdüğünü ve kadını dışarı attığını anlatıyordu, hava eylül ayı olmasına rağmen.
Ne yapıyorsun? Mert öfkeyle bağırdı. Anne kalp krizi geçirdi! Ambulans çağırdılar! Neden polisle tehdit ettin? Sen deli misin?
Elif oturma odasında oturmuş, Mertin eşyalarını topluyordu; üç çanta, iki kutu çıkışa doğru diziliyordu.
Ben tehdit etmedim, Mert. Evinizi korumaya çalıştım. Anneniz buraya yabancı getirdi, eşyalarımı karıştırdı, arkamdan konuştu, yemeğimi yedi.
O sadece çay içmeye geldi! Benim evim de bu!
Hayır, Mert. Bu senin evin değil. Burada aile olduğumuz sürece yaşıyorsun. Artık aile yok.
Mert çantaları gördü, bir an durdu.
Ciddi misin? Bir tartışma yüzünden? Elif, biraz abarttın. Herkes bir kez hata yapar. Anne yaşlı, korktu. Sen sadece paraya üzülüyorsun.
Özür dilerim? Elif acı bir kahkaha attı. Mert, beni duymuyorsun. Sorun bir tartışma değil; sen annene evli bir kadınla aynı çatı altında yaşıyorsun. Ben fazladan bir şeyim. Evde güven hissetmek istiyorum, ama sen ve annen bunu imkansız kılıyor.
Sana kim lazım? Mert bağırarak, zayıf bir adam gibi bağırdı. Otuz iki yaşındasın, boşanıyorsun? Prens mi bulacaksın? Ben seni sabırla taşıdım, senin karakterinle bir gün bile dayanamaz!
Bak, ben de bir sonuca varmak istiyorum. Git annenin yanına, ona “ölüyor” diye bak, çorba pişir. Elif sert bir sesle söyledi.
Giderim! Mert çantayı kapıp çıkarken bağırdı. Tek başına kalırsan bir hafta içinde ağlayacaksın!
Elif kapıyı kilitledi, kilidi taktı; omuzları ilk defa rahatladı. Sessizlik artık bir boşluk değil, iyileştirici bir çınlama gibiydi.
İki ay sonra Mert, annesinin yanına gidip çorba yaparken, Elif bir kafede bir arkadaşına kahve içerken, eski bir çamaşır makinesinin üstünde oturmuş, yeni bir saç kesimiyle, gözleri ışıldıyordu. Birden Velinin annesiyle el ele tutuşmuş, Ayşe Yılmaz ona bir şeyler bağırıyordu; Mert omuzlarını kırarak ağır çantaları taşıyordu, bakışı mahvolmuştu.
Arkadaşı ona baktı:
Pişman mısın?
Elif bir yudum cappuccino aldı, hafifçe gülümsedi.
Sadece bir şeyi pişmanım; beş yıl önce anahtarları almamış olmam.
Pencereye bakıp dışarıdaki yaşamı izledi; başka bir hayat, eleştiriler, kontrol ve başkalarının senaryoları. İçerideki hayatı ise kendi, güzel ve özgürdü.
Eğer bu hikayeyi tanıyorsan ve sınırlarını korumak gerektiğini düşünüyorsan, beğen, abone ol, yorumlarda benzer deneyimlerini paylaş. dedi Elif, bir arkadaşına seslenerek, yakındaki kafede bir kulaklıkla kaydı.




