Gülten, emeklilik çağına kadar tutkulu bir balıkçıydı. Emekli olduğunda ise tüm boş zamanını, elinde olta tutarak Sakarya Nehri kıyısında geçirmeye başladı. Eşi Nihat hâlâ öğretmenlik yapıyordu; çocuk spor okullarının başarılı antrenörüydü. Öğrencileri, memleketindeki Beyoğlu Spor Okulunu başarılarıyla milletin dört bir yanına tanıtmıştı. Nihat da, Gülten gibi, nehir kenarında saatlerce oturup suyun sakinliğini izlemek isterdi; fakat antrenman, turnuva ve yarış takvimi onu yakından bırakmazdı. Emeklilik sistemi henüz tam oturmadığı için sadece hafta sonları kaçamak yapabiliyordu. Gülten her zaman Nihatı bu durumu anladı ve destekledi.
Bir cumartesi, hâlâ kısıtlı bir salgın sürecindeydi; çocuklar çevrimiçi derslere katlanıyordu. Nihat, hafif bir gülümsemeyle balık tutma ekipmanlarını arabaya yerleştirdi, yanına eşi Gülteni ve iki torununu, Şevket ile Elifi oturttu. Büyük torun Berk, devletin afet ve acil durum biriminde çalışıyordu; artık okulu bitirmişti. Arabayı çevre evden çıkardıklarında, komşunun küçük çocuğu Kaan, pencere kenarında onlara göz kırparak izliyordu. Kaanın gözleri, Siz nereye gidiyorsunuz? Balık tutmaya mı? sorusunu sorduruyordu.
Nihat, Kaana seslendi:
– Kaan, bizimle geliyor musun?
Kaan bir an için durakladı, ardından evine koştu. Bir dakika içinde büyükannesi Sevgi, pencerenin önünden çıkıp:
– Beni de alacağım, değil mi? dedi.
Nihat onayladı ve Kaan sevinç çığlıklarıyla arabanın arka koltuğuna oturdu. Giydiği kışlık şapkasını, atkısını ve eldivenlerini çabuk taktı.
Aynı gün, aileleri her zamanki balık tutma noktasına ulaştı. Bilinen bir balıkçılık alanıydı; burada büyük, yağlı bir turna (yani sazan) vardır. Nihat, torunlarının ısınması için kıyıya bir ateş yaktı. Gülten, katlanabilir sandalyeye oturup oltasını kurdu, Nihat ise bir adım geriden, balıkları çeken yemleri hazırladı. Çocuklar saklambaç ve yakalama oyunları oynarken, Gültenin gözleri sürekli suyun üzerindeki şamandıra ve torunların hareketlerine takıldı. Birden şamandıra aşağı indi; Gülten yavaşça ipi çekti, balık bir anda havaya sıçradı ve hafifçe bir kovaya düştü.
– İlk balık yakalandı! diye bağırdı Gülten, mutluluktan parlayan gözleriyle. Yeni bir yem taktı ve oltayı tekrar suya bıraktı. Çocuklar kumda kale yapmaya başladı, birden şamandıra yine aşağı indi. Gülten bir kez daha kollarını sıvadı; bu kez balık daha büyük, daha şişikti. Akşam yemeğine lezzetli bir köfte hazırlayacakları kesinleşti.
Kovanın içinde üç turna vardı; Kaan heyecanla:
– Bu gerçek mi? Turna mı? diye fısıldadı.
– Evet, bu bir sihirli turna! diye gülerek cevap verdi Gülten.
– Gerçekten mi? O zaman ne dilek tutalım? diye bağırdı Şevket ve Elif bir ağızdan.
– Kovalar kendiliğinden evimize gelsin! dedi Sevgi, yeni bir yem takarak.
– Hayır, kovalar sıkıcı! diye hayıflandı Şevket.
Gülten, O zaman prensin seni sevmesi! diye esprili bir şekilde ekledi.
Kaan, biraz çekingen bir sesle:
– Ben de bir dilek tutabilir miyim?
– Tabii ki! dedi Gülten.
Kaan balığı eline alıp, göğsüne fısıldadı, Baba, seni çok özlüyorum. Balık bir an için suya geri atladı ve bir kez daha gökyüzünde parladı. Gülten, İşte bu, balık tutmanın büyüsü! diye bağırdı ve tüm aileye dönerek:
– Turna, senin dileklerinizi yerine getir, Gültenin torunları gibi! dedi.
Nihat, boş kovayı gördüğünde:
– Balık tutamıyor mu? diye sordu.
Gülten, ellerini yayarak:
– İyi niyetle at, suya bırak. dedi.
Arabaya geri dönerken, Kaan uykuya dalmıştı; Nihat onu kollarıyla taşıdı ve Sevgiye teslim etti. Torunlar, bahçede gözlerini ovuşturarak:
– Dede! Hangi dileği tuttuk? diye bağırdı.
Sevgi, sesi kısarak:
– Sus, söyleme! Dilek gerçekleşmezse… dedi.
Akşam yemeğinde, Nihat, torunların yakaladığı turnalardan çorba yapıp servis etti. Gülten, torunlarının sohbetinde Dede eksikliğini hissetti ve içini bir hüzün kapladı: Keşke Kaanın bir babası olsaydı, bir dede diye düşündü. Nihat, Kaanın babası ben olmayabilirim ama ona bir şeyler sunabiliriz diyerek içten bir bakış attı.
Aylar geçti, yeni yıl yaklaşıyordu. Şehrin meydanında dev bir çam ağacı kuruldu, ışıklar süslendi, kar tüm yollara serpti. Çocukların oyunları ve okul etkinlikleri başladı. Kaan bir sabah yüksek ateş ve öksürükle hastalandı; annesi Veysel, onu doktora götürürken, Nihat bir çözüm düşündü. Telefonundan eski bir sınıf arkadaşı, aynı zamanda beden eğitimi öğretmeni olan Borayı aradı.
– Bora, bir şey var Kaanın bir dede eksik. dedi Nihat.
– Gerçekten? Dede mi? Nasıl bir şey? diye şaşırdı Bora.
– Babası yok, büyükannesi tek başına yetiştiriyor. Kaan bir baba figürü istiyor. diye açıkladı Nihat.
Bora, Ben de bir yılbaşı gecesi baba rolü oynayan bir dede olarak gidebilirim. Sadece bir kez gelirim, ama Kaan mutlu olur. dedi. Nihat sevinçle kabul etti.
Bora, yılbaşı gecesi koca bir çam ağacının yanında, kırmızı bir Baba Noel kıyafetiyle ortaya çıktı. Torunların gözleri parladı; Kaan, Benim babam! diye bağırdı. Bora, Ben senin baban gibi olabilirim, ama sadece bir gün. diyerek gülümseyip, ellerinde bir kutu içinde yeni buz pateni çizmeleri verdi. Gülten, elindeki balık turtasını masaya koyarak, Baba Noelin balık tutma tacı var! diye esprili bir yorum yaptı.
O gece, Kaan gözleri dolu dolu, Dileğim gerçek oldu, bir baba gibi hissediyorum dedi. Gülten ise, Balık tutma sırrı, kalpten gelen dileklerde saklıdır, diye fısıldadı.
Yeni yıl sabahı, Kapı önünde Kara bir jeep durdu; Mert, atletik geçmişiyle bobsleigh yapan bir genç, torunlarıyla birlikte geldi. Torunlarını, Kaanın yanına getirmek için büyük bir paketle birlikte taşıdı. Gülten, Baba Noel, seninle bir balık daha yakaladık! diyerek, yeni bir umutla göz kırptı.
Bora, Kaan, bu bir kezlik bir dede; ama senin sevginle kalıcı bir dostluk kurduk. dedi. Kaan, Benim gerçek babam Nihat, ama sen de bir baba gibisin. diye yanıtladı. Gülten, Bu balık tutma macerası, hepimize aile olmanın ne demek olduğunu öğretti, diye son sözlerini ekledi.
Böylece, Sakarya Nehrinin serin sularında yakalanan üç turna, sadece bir balık avı değil; aynı zamanda eksik parçaları tamamlayan, kalpleri birleştiren bir masala dönüşmüş, çam ağaçlarının ışıkları altında tüm köyün hafızasına kazınmıştı.




