Yeni yazlık sahibi – “Yaz boyunca senin yazlığında yaşayacağız,” dedi kardeşi.

Sevgili Günlük,

Bugün baharın ilk günlerinden birinde, köy evimizin bahçesine yeni bir misafir geldi: “Bütün yazı senin köy evinde geçireceğiz,” diye bağırdı kardeşim Mehmet. O an içimde bir şeylerin kırılacağını hissettim. Artık bu izinsiz konuklardan bıktım; onları çıkarmanın vakti geldi.

Bagajdan çiçek saksılarını çıkarırken, uzun zamandır sahip olduğum o küçük yeşil cennetimin sessizliğine tutunmuş gibi oldum. Altı yüz metrekarelik huzur alanım Fakat bir şeyler ters gidiyordu. Çitin ötesinden şarkı söyleyen bir müzik çalıyordu ve kapı önü Kilit kırılmıştı, sanki bir çekiçle sökülmüş gibiydi.

“Bu da ne?” diye fısıldadım, kapıyı iterek.

Açılan sahne, bir bahçıvan korku filminden fırlamış gibiydi. Hamakta, kardeşimin eşi ve aynı zamanda kıyafet kraliçesi Şirin oturmuş, bir elinde pembe bir şarap kadehi, diğerinde telefon tutuyordu. Üzerinde benim eski pamuklu ev ceketim vardı; bu ceket, iş yerindeki bir meslektaşımın 45. doğum gününde bana hediye ettiği aynı kumaştı. Mangalda bir şeyler cızırdıyor, duman yükseliyordu.

“Mehmet!” diye bağırdım. Sesim, en yakın elmanın dallarından çiçekler dökülür gibi yayıldı.

Mehmet evin arkasından bahçe makasıyla çıkıp geldi, üzerindeki Bira ve koltuklar isterim yazılı tişört, karnına yapışmıştı.

“Ah, Şirin!” diye gülümseyerek, bir evin duvarını kırmanın normal olduğunu düşünürcesine takıldı. “Sadece bir sürpriz yapmaya geldik.”

“Kilidi mi kırdınız?” diye sessizce çantalarımı yere bıraktım.

“Ne demek istiyorsun?” diye Mehmet, başını kaşıyarak cevap verdi. “Kendiliğinden bir şeyler sallandı.”

Ortamı sıçrayan turuncu şortlu bir çocuk ortaya çıktı.

“Tezgahtar Teyzem! Çekicin var mı? Akşam kertenkele yakalamaya gideceğiz!”

Bakınca genç Veli, en büyük yeğen, ya da Belki Bora İkisini bir türlü ayırt edemiyorum.

“Siz evimi mi kırdınız?” diye tek tek kelimeler söylerken, öfke kontrol kursundan geçen gibi seslendim.

“Şirin, sonunda ayağa kalk!” dedi, hamaktan çıkıp.

Kısa kollu ev ceketini açtı, bronzlaşmış bacaklarını gösterdi.

“Evimizi seninle dolduracağız!” diye bağırdı Şirin, bir anda ceketini çekip.

“Ceket çok yumuşak!” diyerek yakasıyla oynadı, sanki kürk bir paltoymuş gibi. “Neden asılı duruyor? Ceketi giymek gerekir!”

Evin içinden, açık pencerelerden bir ses yükseldi.

“Yeğenlerim kitapları dağıtıyor mu?” diye bağırdım, kitabımı anında tanıdım: Agatha Christie koleksiyonum, raflardan uçarak düşüyordu.

“Çocuklar oynuyor,” diye Mehmet mahcup bir ifadeyle yanıtladı. “Kalesini yaptılar, çok sembolik.”

“Sembolik mi?” diye kaşlarını kaldırdım. “Bir de şunu söyle, seninle evime izinsiz gelmen daha büyük bir sembol: ben senin gelmeni istemedim. Geçen sefer çadırımı yaktığınızda ne olmuştu ya!”

“Kızın düşen bir mum vardı, romantik bir akşam,” diye inkar etti Mehmet. “Zaten geçen yıl oldu, artık büyüdük!”

“Şirin, psikolojiye merak sardım,” dedi Şirin. “Senin sorunların, kardeşinin, çocukluk travmalarının yankısı!”

Gözlerimi kapattım, on kez saydım, işe yaramadı. Kırk kez saydım.

“Şeyleri toplayın ve hemen gidin,” diye mümkün olduğunca sakin bir sesle söyledim. “Şimdi.”

“Biz yeni geldik!” diye bağırdı Mehmet. “Ve et…”

“Eti bırakın ve gidin,” dedim, arabama yönelirken. “Ve bakın, çatal bıçaklarımı ‘tesadüfen’ almadınız mı?”

“Senin çatal bıçakların bizimkiler!” diye bağırdı Mehmet. “Metal bile gerçek değil!”

Araca oturdum, motoru çalıştırdım. Ellerdeki öfke, çarpıntılı bir çay gibi titriyordu.

***

Misafirleri kovduktan sonra, bir fincan damla çay ve çikolata aldım. Gözümden yaşlar süzüldü, “lanet olsun” diye iç geçirdim. Yedi yıldır birikintileri biriktirip, birikimi harcayıp, sonunda hayalimdeki köy evini aldım. Orada ortensiler dikiyorum, eski teyzemin çay takımıyla kahve içiyorum, bahçede çalışıyorum. Bu yer sadece benim, başkasının değil. Nokta.

Tam o anda, annemin telefonu çaldı.

“Canım kızım,” dedi Galip anne, profesyonel bir barışçının sesi, “niye kardeşinle tartışıyorsun?”

Derin bir iç çekiş.

“Anne, evimi kırdılar,” dedim.

“Belki kilit bozuktu,” diye önerdi.

“Evet, kilit tamamen kırıldı,” dedim, tablomun kenarına başımı çarpmak istediğim anı bastırarak.

“Ah canım, ama kardeşin senin kardeşin…” annemin sesi hafif bir azarlıkla doluydu. “İyi niyetli bir adam, tek gerçek dostun!”

“Eğer o gerçek dostsa, ben ateistim,” diye homurdandım. “Her şeyi mahvettiler. Şirin ceketimde dolaşıyor, kitaplarımı kale yapıyor!”

“Çocuklar küçüktür, hep yaramazlık yaparlar.”

“Onlar on iki yaşında, küçük barbarlar!”

Anne sadece iç çekti.

“Tamam, anladım! Sen yeğenlerini ve kardeşini seviyemezsin,” dedi dramatik bir duraklama ile. “Beni, kendini, kimseyi sevmiyorsun.”

Telefonu kapattım. Annemin klasik taktiği: delilleri kaybettiğinde duyguları ve annelik suçlamasını devreye sokmak.

“Anne, uyuyacağım,” dedim yorgun bir sesle. “Yarın işe gideceğim.”

“Bir düşün, Şirin,” dedi annem. “Onlar aile, sen ne dert?”

Telefonu kapattım, kanepede gerildim. Tek bir soru aklımda dönüyordu: Kardeşim bir şey daha yaparsa, annem bir kez daha benim yanımda olur mu?

***

Mehmet öyle inat etti ki, bir eşekten de inatçıydı. “Tüm yazı köye mi gidelim? Şirin burada rahat, çocuklar da mutlu.”

Telefonu yavaşça koydum ve şekersiz bir kahve içtim; acıyı tam anlamıyla hissetmek istiyordum.

“Tüm yaz mı? TAM YAZ MI? Üç ay mı?” diye düşündüm. İlk işim Mehmet’i arayıp, ona hislerimi anlatmaktı.

“Kızım, sakinleş,” diye kendi kendime söyledim. “Sen olgun bir kadınsın, problemleri çözebilirsin.”

Aynada kendime başını salladım, telefonu elime aldım.

“Mehmet, cidden tüm yazı mı planlıyorsun?” diye sordum, o telefonu tutar tutmaz.

“Ne var?” diye cevap verdi, şezlongda uzanmış gibi bir sesle. “Benim şezlongumda!”

“Sen de istemez misin?” diye sormam

“Evet, ama ben aptal değilim,” diye karşılık verdim. “Bu benim köy evim.”

“Sen garip birisin,” diye homurdandı Mehmet. “Fark etmez, senin alanını koruyacağız.”

“Güzel, ama ben çiçeklerimi korudum, Şirin onları arkadaşına kesti.”

“Ne oldu?” diye şaşkın bir sesle sordu Mehmet. “Arkadaşları mutlu oldu.”

Derin bir nefes aldım, on defa saydım, bir şey değişmedi.

“Şirin bir şey söylemek istiyor!” diye bağırdı Mehmet.

Telefonun diğer ucunda bir cıvıltı duyuldu.

“Şirin! Gel buraya! Çocuklar senin köy evinde harika vakit geçiriyor, temiz hava alıyorlar. Ol iyi bir teyze ol!”

“Şirin,” sakin bir sesle, “burası benim şahsi mülküm. İzin almadan girersiniz. Sorarsanız, belki izin verirdim.”

“Bak, izin verirseniz sorun olmaz.”

Bu konuşma boş bir çaba gibi geldi, çünkü Şirin’in sözleri sadece bir bahane olmuştu.

“Tamam,” dedim, sahte bir sakinlikle. “Eğlenin.”

“Şirin, kırıldın mı?” diye tekrar sordu Mehmet, tekrar bağlantıya geçti.

“Hayır,” diye cevap verdim, gülümsemesi göremediği bir yüzle. “Şimdi sorunu çözmeye gidiyorum.”

***

Emlak ofisinin içinde kahve ve umutsuzluk kokuyordu. Umutsuzluk çoğu zaman benimdi. Kahve kokusunu bir bayan, masanın diğer ucunda oturan, köy evimin fotoğraflarını tabletten incelerken duydu.

“Satmak istediğinizden emin misiniz?” diye sordu, dikkatli bir bakışla. “Bu tip mülkler şu an çok talep görüyor.”

“Evet,” dedim, boynum bir anda ağrıyordu. “Ne çabuk olursa o kadar iyi.”

“Emlakçı şaşkın bir kaş kaldırdı.”

“Hızlı mısınız?” dedi.

“Fazla yükten kurtuluyorum,” dedim, acı bir gülümseme ile. “Yeni hedeflerim var.”

“Mesela, kardeşi hayatımdan çıkarmak,” diye içimde düşündüm.

“Emlakçı, nesne iyi,” diye işaret etti. “Alıcı var. Potansiyel müşteri gördüm.”

Derin bir nefesle, her şey güzel gidiyormuş gibi hissettim.

***

Alıcı Mehmet Ali Kaptan oldu. Elli yaşında, gözleri bir bilardo topu gibi parlayan, kurnaz bir adam. Fotoğraflara bakıp üç önemli soru sordu, ardından onayladı:

“Alıyorum.”

“Alanı şahsen görmek istemez misiniz?” diye şaşırdım.

“Fotoğraflarla yetinir, dürüstlüğünüze güveniyorum.”

“Orada bazen ailem gelmekte,” diye ekledim.

“Problem mi?” diye sordu, bakışını değişmemişti.

“Hukuki bir sorun değil, sadece… rahatsızlık olabilir.”

“Benim için fark etmez,” dedi. “Mülk alıyorum, aile değil. Ne zaman imzalayalım?”

Gelecek Cumayı kararlaştırdık. O gün Mehmet büyük bir piknik planlamıştı. Bunu bana söylememişti; annem aracılığıyla duymuştum. Muhtemelen yine kilidi kırıp bana bir sürpriz yapmak istiyordu.

“Bak bakalım,” dedim içimden, “kim kime şaşırtacak?”

***

Araba köyün yoluna geldi. Alan bir arı kovanı gibi çalkalanıyordu: komşuların arabaları, çim üzerine şişme havuz, müzik, mangallar, çocuk çığlıkları. Gerçek bir yaşam şenliği.

“Burada hep böyle mi?” diye sordu Mehmet Ali, siyah bir SUV’den inerek.

“Sadece kardeşim geldiğinde böyle olur,” diye iç çektim.

Kapıdan içeriye girince ilk gördüğüm Şirin, büyük bir salata kasesi taşıyordu.

“Şirin! Seni beklemedik!”

“Planlar değişti,” diyerek gülümsedim. “Tanış, bu Mehmet Ali. Ve Veli, avukat.”

“Memnun oldum!” diye Şirin gülümseyerek, göz kırptı.

“Ben yeni sahibiyim,” dedi Mehmet Ali sakin bir sesle.

Şirin bir anda dondu, kâsesini tutarak.

“Ne demek? Sahip mi?”

“Şöyle ki,” diye avukat açıklamaya başladı. “Karanfil Hanım, köy evini Sokolova’ya sattı. İşte evraklar.”

Dosyayı çırptı, sayfaları çırpıntı gibi çırptı.

“Fakat Nasıl…” Şirin solgunlaştı. “Mehmet!”

Mangaldan (BENİM mangaldan) Mehmet ortaya çıktı, önlüğü, şiş kebap çubuğu elinde, yüzünde bir işadamının ifadesiyle.

“Teyzem!” diye bağırdı. “Seni gördük, elini çek!”

“Çekerdim ama yapamam,” diye mırıldandım.

“Mehmet! Şirin köy evini sattı!” diye bağırdı Şirin.

Mehmet şiş kebabı bir an için tutarak dondu.

“Ne?”

“Ben sattım,” dedim yavaşça. “Mehmet Ali yeni sahibi. Avukat da resmi işleri halledecek.”

Patlamayı bekledim. Çığlıklar, suçlamalar… Fakat Mehmet ellerini indirdi ve sessizce sordu:

“Neden?”

Sorusu beni aniden yakaladı.

“Çünkü izinsiz evimi işgal ettin,” dedim. “Bütün şeylerim senin gibi otomatik senin oluyor. Bunu artık çekemiyorum! Bu daireyi boşaltmak en iyisi.”

“Şimdi ne yapalım?” diye başını eğerek sordu Mehmet.

“Şimdi eşyalarınızı toplayıp hemen gidin,” diye araya girdi Mehmet Ali. “Bugün, şimdilik. Bu özel mülk.”

“Biz bütün yazı burada kalacağız!” diye Şirin öfkeyle bağırdı. “Çadır bile getirdik!”

“Alın çadırı yanınıza,” dedi yeni sahibi. “Misafir istemiyorum.”

Mehmet öfkeyle önlüğü yere attı: “Bu bir tuzak! Her gün buraya gelip çiçekleri kazıyorum! Çekici insanlar Kıbrıs’a uçuyor, biz bahçede kazıyoruz!”

“Tamam,” dedim. “Kıbrıs’a gidin.”

“Sen… Sen…” Mehmet kelimeler bulamadan bağırdı. “Bizi kırdın!”

“Ben bu evin parasını biriktirdim, sen sadece bir cümleyle ‘neden bu dağa?’ dedin.”

Şirin Mehmet’i dirseğinden tutarak: “Gidelim. Burada her şey belli.”

Sonra bana döndü ve dedi ki: “Üzülme, Şirin.”

“Şüpheliyim,” diye gülümsedim. “Artık senin bahçen bir savaş alanı olmayacak.”

Tam o anda yeğenler ve birkaç mahalle çocuğu koştu içeri.

“Teyzem Şirin! Salonda atladık, sanki trampet!”

“Salonda mı?” neredeyse boğuluyordum. “Aklınız yerinde mi?”

“Durun,” dedi Mehmet Ali. “Polisi arıyorum. Yarım saat içinde eşyalarınızı toplamak zorundasınız.”

Telefonunu çıkardı ve gösterişli bir şekilde 155 numarayı tuşladı. Kardeşimin ve eşinin yüzündeki korku, yıllarca süren sabrımın bir ödülüydü.

***

“Şirin, canım kızım, nasılsın?” diye annem, mutfak masasında otururken, endişeyle bakıyordu. “Pişman değil misin?”

“Hayır, anne. Hiç bir şey pişBu deneyim bana, kendi sınırlarımı korumak, başkalarının beklentilerini değil, kendi huzurumu önceliklendirmek gerektiğini öğretti.

Rate article
Lifequest
Yeni yazlık sahibi – “Yaz boyunca senin yazlığında yaşayacağız,” dedi kardeşi.