10Kasım 2025
Bugün bir anı gibi sanki bir film sahnesine yakalandım. Şehrin gürültüsünün ortasında, kalabalık bir sokakta bir çocuğun hüzünlü sesi duyuldu: Dayı, küçük kardeşimi alın, çok acıktı. Sesin ardındaki çaresizlik beni aniden durmuş gibi hissettirdi.
Ben, İhsan Demir, o anda koşuyordum. Sanki görünmez bir düşman peşimi bırakmıyordu; zaman daralıyordu. Yüz milyonlarca lira değerindeki bir proje kararını bugün bir toplantıda vermek zorundaydım. Karım Elif, bir yıl önce vefat etmişti; o benim tek dayanağım ve ışığımdı. İş dışında başka bir şey kalmamıştı.
Tam o anda, yanımda bir çocuk belirdi. Yedi yaşında, ince yapılı, gözleri dolu bir kız çocuğu vardı. Üzerinde eski, yıpranmış bir battaniye vardı; yanındaki erkek çocuğu ise ona sıkıca sarılmış, sanki dünyadaki tek koruyucusuymuş gibi. Kızın yüzü, elindeki küçük bir paketle örtülmüş bir bebek gibi görünüyordu.
Anne nerede? diye sordum ona, çocuğun yanına otururken.
Vazgeçmedi, geri dönecek dedi ama iki gündür yok. Burada bekliyorum, bir umutla, diye yanıtladı o küçük adam, elleri titrek.
Onun adı Mehmet, kızın adı ise Gülay. İkisi de tek başına kalmış, bir not ya da açıklama olmadan sadece bir iki günlük bir umutla tutunuyordu. Bir an, Polis çağırayım, sosyal hizmete haber verelim demek istedim. Fakat polis kelimesini duyunca Mehmet birden titredi ve fısıldadı: Lütfen bizi götürmeyin. Gülayı alacaklar
O an anladım ki artık kaçamıyorum. En yakın kafede, Mehmet aç bir şeyler yerken ben, hemen yanına bir eczaneden aldığım bebek maması ile Gülaya uzattım. Uzun zamandır içimde saklı kalan bir şey, soğuk bir kabuk altından uyanmaya başladı.
Telefonla bir çağrı yaptım: Bugünkü ve yarındaki bütün toplantıları iptal et.
Kısa bir süre sonra polis memurları Ercan ve Yılmaz geldi. Soruları rutin, prosedürler standart; Mehmet utanarak elimi sıkı bir şekilde tuttu:
Bizi koruyacak bir yer bulmazsanız geri götürür müyorsunuz?
Ben de beklenmedik bir şekilde, Hayır, vermeyeceğim. Söz veriyorum. dedim.
İşlemler başladı. Tecrübeli sosyal hizmet uzmanı, yılların dostu Fatma Hanım da olaya dahil oldu. O, işleri çabuk yürüttü ve geçici bakım kararı verildi. Anne bulunana kadar sadece bu kadar, diye kendi kendime tekrar ettim.
Çocukları arabaya bindirdim. Sessizlik, mezarın sessizliğine benziyordu. Mehmet kız kardeşini sıkı tutuyordu, sorular sormadan sadece fısıltıyla ona bir şeyler söylüyordu.
Evim, geniş odalar, yumuşak halılar ve şehir manzaralı büyük pencerelerle onları karşıladı. Mehmet için bu bir peri masalı gibiydi; hayatında hiç bu kadar sıcaklık ve konfor görmemişti.
Ben ise bebek maması, bez, uyku düzeni gibi şeylerde tamamen yetersizdim. Bezleri çarptım, ne zaman besleyeceğimi, ne zaman uyutacağımı unuttum. Fakat Mehmet her zaman yanımdaydı, sessiz ve dikkatli. Beni izliyor, sanki bir an önce kaybolabilecek bir yabancı gibi. Yine de yardım ediyordu; hafifçe sallıyor, ninniler söylüyor, nazikçe uykuya yatırıyordu.
Bir akşam Gülay uyuyamazdı, çığlık atıyordu, çarşaf içinde dönüp duruyordu. Mehmet yanına geldi, onu alıp kucaklayıp hafif bir şarkı mırıldandı. Birkaç dakika içinde Gülay huzurlu bir şekilde uykuya daldı.
Onu bu kadar iyi sakinleştirebiliyorsun, dedim, yüreğimde bir sıcaklık hissederek.
Böyle bir şey öğrenmek zorunda kaldım, dedi Mehmet, sanki bu bir yaşam gerçeğiymiş gibi.
O sırada telefon çaldı. Fatma Hanım arıyordu:
Annesini bulduk. Hayatta ama rehabilitasyon aşamasında, uyuşturucu bağımlılığı ve karmaşık bir sağlık durumu var. Tedaviyi tamamlayıp çocuklara bakabileceğini kanıtlarsa, geri verecekler. Aksi takdirde devlet koruma altına alacak. Ya da sen.
İçimde bir şey sıkıştı. Sen resmi bakım yetkisi alabilirsin. Ya da evlat edinebilirsin, gerçekten istiyorsan.
Babam olma konusunda emin değildim, ama onları kaybetmek istemiyordum.
O akşam Mehmet oturma odasının bir köşesinde dikkatle kalemle resim çizerken:
Şimdi bizimle ne olacak? diye sordu, gözleri kağıda takılıydı; sesinde korku, acı, umut ve yeniden terk edilme korkusu bir aradaydı.
Bilmiyorum, diye dürüstçe cevap verdim, yanına oturarak. Ama elimden geleni yapacağım, siz güvende olacaksınız.
Mehmet bir an sessiz kaldı:
Bizi tekrar alacaklar mı? Bu evden çıkaracaklar mı?
Ben onu sıkı sıkı sarıldım, kelimelere gerek kalmadan; yüreğimdeki tek mesaj: Artık yalnız değilsin. Bir daha asla yalnız bırakmayacağım.
Vazgeçmeyeceğim, söz veriyorum, diye fısıldadım. O anda anladım ki bu çocuklar sadece bir tesadüf değildi; artık benim bir parçam oldular.
Ertesi sabah Fatma Hanımı aradım: Resmi bakım sorumlusu olmak istiyorum. Süreç uzun ve zorlu oldu; ev denetimleri, mülakatlar, ev ziyaretleri ve sayısız soru. Ama artık bir amacım vardı: Mehmet ve Gülay.
Geçici bakım kalıcı bir bağa dönüştüğünde, şehir dışına, bahçeli bir eve taşındım. Kuşların sabah şarkısı, yağmur sonrası çimen kokusu evimizi doldurdu.
Mehmet çiçek gibi büyüdü; yastıklardan kaleler yaptı, yüksek sesle kitap okudu, çizimlerini buzdolabına asarak gururla sergiledi. Gerçekten yaşıyordu, özgür ve korkusuz.
Bir akşam onu uyuturken, başına hafif bir battaniye serdim, saçına nazikçe dokundum. Mehmet bana göz ucuyla baktı ve usulca:
İyi geceler, baba.
İçimde derin bir sıcaklık ve gözlerimde bir damla yaş belirdi.
İyi geceler, evlat.
İlkbaharda resmi evlat edindirme gerçekleşti. Hakimin imzası sadece bir formaliteydi; kalbimde karar çoktan verilmişti.
Gülayın ilk kelimesi Baba! benim için her türlü ticari başarıdan daha kıymetli oldu.
Mehmet arkadaşlar edindi, futbol kulübüne kaydoldu, bazen kalabalık bir grupla evimize geldi. Ben ise saç örgüsü bağlamayı, kahvaltı hazırlamayı, dinlemeyi, gülmeyi ve yeniden hayata tutunmayı öğrendim.
Babam olmak hiç planlamadığım, aramadığım bir şeydi. Şimdi ise hayatımı onlarsız hayal edemiyorum.
Bu yol zor, beklenmedik ve bir o kadar da güzel oldu.
**Kendi hayatımdan öğrendiğim ders:** Sevgiyle tutulan bir sorumluluk, kaçınılmaz bir bağ hâline gelir; onu bırakmak ise bir ömür süren pişmanlık demektir.




