— Bir kelime söyle, oğlum seni kapıdan atar! Kimin evi olduğu umurumda değil! — diye bağırdı kaynana.

Sözü geç ve oğlum seni kapı dışına atar! Kimin dairesi olduğu umurumda değil! diye bağırdı kayınvalidem.

İrem, kahvaltı tabağını eşine koydu, gizlice saate baktı. Saat beşi çeyrek vuruyordu. Serkan yavaşça yumurtasını çiğniyor, ara sıra karısına bakıyordu.

Bilmiyorum senin gibi ama ben annemin gelişine bayılıyorum, diye seslendi Serkan kahvesini içerken. O köyden geliyor, şehrin havası ona iyi gelir.

İrem zor bir gülümseme takındı, suskun kaldı. Bir hafta süren Melek Hanımın ziyareti yirmi gün uzamıştı, sonu belli değildi.

Serkan, annem ne zaman geri dönmeyi planlıyor, söyleyebilir misin? diye nazikçe sordu İrem.

Serkan çatalı bıraktı, bir iç çekti:

Lütfen, başlama. Anne gelip dinlenmek istiyor, köyde tek başına zorlanıyor.

Anlıyorum, ama

Tam o sırada mutfaktan bir gürültü yükseldi. Melek Hanım uyanmış, sabah rutinine başlamıştı: bulaşıkları çırpıyor, çorba kaynatıyordu. İrem gözlerini kapattı. Her sabah aynı şey.

Günaydın gençler! diye bağırdı kayınvalidem kapıdan girerken. Ne, sakince mi yiyorsunuz? Ben de ne zaman?

Anne, ben kendim aldım, diye açıkladı Serkan. İrem işe hazırlanmalı.

Tabii ki, iş onun, dedi Melek Hanım gözlerini devirdi. Peki ya ev işleri kim yapacak? Köyde kadınlar her işi yapar; hayvanları besler, tarlaya gider, eşini de gözetir.

İrem masanın altında yumruklarını sıktı. Bu monoloğu yirmi kez duymuştu. Köydeki kadınlar tembel, şehirdeki kadınlar şımarık olduğunu hatırlatıyordu.

Melek Hanım, gerçekten acele ediyorum, diyerek saate baktı. Dokuzda toplantım var.

Toplantı mı? O da ne? Sandalyede oturup kağıtları karıştır, iş değil ki!

Serkan tabağa gömülmüş, müdahale etmemeye çalışıyordu, hep olduğu gibi.

İşe dönüşte İrem sehpadaki makyaj çantasını buldu, içindekiler vitrin gibi düzenli sıralanmıştı.

Melek Hanım, çantamı aldınız mı? diye sordu.

Ne var bunda? dedi kayınvalidem televizyonda bir şey izlerken sesini açarak. Şu şehir kimyasını neye sürüyorsun? Bizim yıllarımızda bu kavanozlar olmadan da yüzde renk vardı!

İrem sessizce eşyalarını topladı, banyoya yöneldi. Bu, kayınvalidesinin çantasına karıştığı ilk olay değildi. Geçen hafta Melek Hanım bütün dolapları düzenlemek için boşaltmış, iki gün boyunca İrem gerekli evrakları bulamıyordu.

Akşam yemeğinden sonra bulaşık tezgâhta birikmişti (Melek Hanım bulaşıkları haftada bir defa, pazar günleri yıkıyor), kayınvalidem küçük radyo açtı ve Çanakkale Türküsü söylemeye başladı. Sesini köy gibi gürültülü bir şekilde evin her köşesine yaydı.

Melek Hanım, biraz daha sessiz olamaz mısınız? dedi İrem. Komşular şikayet ediyor.

Komşu ne? gıdıkladı kayınvalidem. Köyde sabaha kadar şarkı söyleriz, kim şikayet eder?

Biz bir apartmanda yaşıyoruz, hatırlattı İrem. Burada başka kurallar var.

Kurallar, kurallar homurdandı Melek Hanım, ama radyo kapattı. Siz şehirdeyseniz bir türlü anlayamazsınız.

Serkan işten döndü, İrem ona usulca konuşmaya çalıştı:

Serkan, annemle konuşur musun? Küçük bir dairemiz, duvarlar ince

Ne söyleyeyim? savurdu Serkan. Anne anne, 65 yaşında. Onu yetiştirecek değilim.

Yetiştirmemek demiyorum, iç çekti İrem. Sadece karşılıklı saygı istiyorum.

Sorun değil, abartma, salladı Serkan. Biraz sabret. O kalıcı değil.

Günler geçti, Melek Hanım sanki şehirde kalmayı hiç düşünmüyordu. Aksine, her geçen gün evimizi daha çok süslüyordu.

Bir gün İrem işten döndüğünde dairede soğuktu. Pencereler dışarı açıktı, dışarıda -15 dereceydi.

Melek Hanım, pencereyi neden açtınız? Dışarıda buz gibi! diye bağırdı İrem, aceleyle kapatmaya çalışırken.

Havalandırıyorum! dedi kayınvalidem gururla. Şehirdeki hava çok sıcak, köydeki hava daha temiz.

Ama ısıtma sistemimiz bu soğuğa dayanmaz, faturayı da ödeyeceğiz

Yine para! dedi Melek Hanım. Şehirliler sadece parayı düşünür.

Üç haftanın sonunda İrem kendini evinde bir misafir gibi hissediyordu. Melek Hanım yatağı gerektiği gibi topladı, bulaşıkları mantıklı bir şekilde dolaplara yerleştirdi, hatta televizyon kanallarını daha normal programlar gösterecek şekilde ayarladı.

Öğle yemeğinde kayınvalidem İremin yemeklerini eleştirmeyi bırakmadı.

Bu çorba su gibi, dedi Melek Hanım, çorbayı tadarak. Köyde çorba bir kaşık bile tutmaz! Patatesi çiğ kaldı, et de eksik.

İstersen sen yap, dedi İrem sabırla.

Ben nasıl yaparım! bağırdı Melek Hanım. Sana göstereceğim!

Ertesi gün gerçekten akşam yemeği pişirdi. Mutfak bir savaş alanı gibiydi; yüzeyler yağ ve sosla kaplı, bulaşık dağınık, yer çamurlu yağdan kayıyordu.

İşte gerçek yemek! diye haykırdı Melek Hanım, dev bir tencereyi masaya koyarak.

Yemek gerçekten lezzetliydi ama İrem aklını toplamakta zorlanıyordu. Temizlik işlerini düşündü.

Anne, bulaşıkları yıkayacak mısın? diye sordu Serkan.

Bulaşık mı? şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı Melek Hanım. Köyde erkekler bulaşık yıkamaz, bu kadın işi.

Ama sen pişirdin, hatırlattı Serkan.

Ben de aileyi besledim! Bulaşıklar pazar gününe kalır. Benim kurallarım var.

Serkan gözünü İreme çevirip futbol izlemeye gitti.

İrin sabrı aylarca sınırda kaldı. Geceleri kayınvalidesinin horlaması duvarları titretiyor, sabahları gençler bütün gece yatağı zorlayarak şikayet ediyordu.

Banyodaki havluları çamaşırla karıştırıyor, mutfak bezleriyle banyoyu siliyordu. İremin yüz kremi, Melek Hanım ayak çatlakları için kullandı, iyi şeyler boşa gitmesin diye.

İri bir tartışmadan sonra Serkan kızdı:

Sen hep memnuniyetsizsin! diye bağırdı. Anne istediği gibi yapıyor, sen sürekli şikayet ediyorsun. O benim yemek yapıp temizlik yapıyor

Ciddi misin? dedi İrem. O temizlik yapmıyor, ben her gün onun ardından temizlik yapıyorum, hatta senin de

İşte yine başlıyor, homurdandı Serkan. Senin bir şeyin eksik.

Bu konuşmadan sonra İrem kabullendi. Eninde sonunda kayınvalidesi köye geri dönecek, orada bahçe, hayvanlar, komşular… ama haftalar geçtikçe Melek Hanım şehirde kalmayı planladı.

Son damla perde meselesiydi. İrem yarı maaşından, neredeyse bütün primini yeni hafif perdeler alarak harcamıştı. O perdeler odayı aydınlatmış, ferahlaştırmıştı.

O akşam Melek Hanım mantı yapıyordu. İrem acil bir projeyle meşgulken kapı çaldı:

İrem, mantı hazır mı? Ellerimi yıkamam lazım, diye bağırdı kayınvalidem.

İrem mutfağa girdi, Melek Hanım yeni perdelerin üzerine ellerini sildiklerini gördü; yağ lekeleri ışıklı kumaşta yayılıyordu.

İçinde bir şey kırıldı. Sessizce ama kesin bir sesle:

Melek Hanım, bu yeni perdeler. Elleriniz için bir havlu var.

Ah, bir iki leke, sorun değil, dedi kayınvalidem. Silinir!

Sorun leke değil, devam etti İrem, içinde bir kararlılık hissederek. Saygı meselesi. Bir buçuk ay içinde evimizde bir kez bile sormadınız eşyalarımı dokunabileceğimizi, mobilyaları yer değiştirebileceğimizi.

Melek Hanımın yüzü kızardı.

Ne demek siz evinizde? bağırdı kayınvalidem. Bu benim oğlumun evi! Misafir değilim!

Bu ortak evimiz, sabırla açıkladı İrem. Lütfen alanımıza saygı gösterin.

Melek Hanım bir tencereyi masaya vurarak bağırdı:

Sözü geç, ve oğlum seni dışarı atar! Kimin dairesi olduğu umurumda değil!

Mutfak bir anda sessizliğe büründü, Melek Hanımın sözleri ağırlıkla süzüldü. İrem gözlerini kapattı, içindeki bir düğme gibi bir şey tıklandı.

İrem sessizce yatak odasına gitti. Yavaş ve ölçülü adımlarla büyük valizini çıkardı, fermuarını açıp yatağa koydu.

Melek Hanım odanın kapısında belirdi, önce şaşkın, sonra sinirli bir ifade takındı.

Ne yapıyorsun?! bağırdı kayınvalidem, İrem çekmecileri tek tek açıp eşyalarını toplarken.

İrem cevap vermedi, sadece eşyaları özenle katladı: kazaklar, bluzlar, elbiseler, iç çamaşırı. Hepsini kırışmadan paketledi.

Serkana haber veririm! tehdit etti kayınvalidem telefonundan bir şey tutarak. O da görür!

İrem sadece başını salladı, ardından banyoya gidip şampuan, diş fırçası gibi kişisel eşyalarını da valize koydu.

Alo, Serkan! diye bağırdı Melek Hanım telefonundan. Kızım aklını yitirdi, eşyalarımı topluyor!

Serkanın cevabını duymadı ama yüzündeki ifade, yardımın gelmediğini gösteriyordu.

Valizi kapatıp giriş holüne koydu, taksi uygulamasını açtı. Köy, Melek Hanımın yaşadığı yer, yaklaşık kırk kilometre uzaktaydı.

Taksi on beş dakikada gelecek, İrem, kayınvalideye seslenerek, yolculuğu ödedim dedi.

Melek Hanım ağzı açık kaldı, beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı.

Sen senin hakkın yok! bağırdı kayınvalidem. Burada bir buçuk ay kaldım, ev soğuk!

Yan komşunuz Zeynep Hanım, sakin bir sesle yanıtladı İrem. Siz ona ev işlerini bakacağını söylemiştiniz, belki ısıtmayı da düzenler.

Melek Hanım itiraz etmeye çalıştı ama söz bulamıyordu. Komşu gerçekten keçi ve tavuk bakıyordu.

Telefon çaldı, Melek Hanım telefonu kavrıyor, acı sesle bağırdı:

Oğlum! diye feryat etti. Beni buradan çıkar! Hemen gel!

İrem biliyordu ki Serkan gelmeyecek. O her zaman çatışmadan kaçınır, gazeteyi ya da telefonu tutup sessiz kalırdı.

On beş dakika içinde taksi geldi, İrem valizi alıp çıkışa yöneldi.

Gidiyor musunuz? diye sordu, Melek Hanım kollarını göğsüne kavuşturmuş bir şekilde.

Beni bu kadar kolay mı gönderirsin? meydan okurcasına yanıtladı Melek Hanım.

Kalabilirsiniz, İrem omuz silkti. O zaman polis memurunu çağırırım, durumu anlatırım. Bu benim daire, belgelerim bende. Karar sizin.

Melek Hanım, İremin ciddi niyetine inandı, elbisesini, çantasını alıp merdiven boşluğuna çıktı.

Katlar aşağı indi, taksi valizi arabaya yükledi.

Beni çıkarıyor! Bir şey yap! diye bağırdı Melek Hanım telefonundan, İreme hakaret ederek.

Serkan sessizdi. Bu sefer de gelmedi.

Melek Hanım son bir bakış attı, taksiye bindi, araç dönerek uzaklaştı.

İrem daireye geri döndü, kapıyı kilitledi, arkasına yaslandı. Sessizlik bir kış akşamı gibi üzerini sardı, ilk kez uzun süredir sadece saatin tik tak sesini dinleyebiliyordu.

Lavaboya gidip ellerini yıkadı, mutfak havlusuyla (perdeler değil) kurulamayı unutmadan, saate baktı; neredeyse sekiz akşam. Serkan yakında dönmüş olacaktı.

Akşam yemeği yapmadı, çay demledi, pencereye oturdu. Düşünceleri sakin akıp gidiyordu. Öfke yoktu, sadece bir rahatlama ve sessiz bir mutluluk hissetti.

Telefon vibrasyonla bir mesaj attı:

Geç kalacağım. Bekleme.

İrem gülümsedi. Serkan hiç hemen dönmek istemez, çatışmadan kaçınır, ama artık sessizliği bozmayacak gibi hissetti. İki ayda bir kez evdeki gürültü, yüksek sesli televizyon, bulaşık çınlaması durdu; sadece temiz bir sessizlik kaldı.

Yeni perdeler hâlâ hafif lekelere sahipti; yarın kuru temizlemeye götürecekti, belki yeni, daha beyazları alacaktı.

Telefon yine çaldı, bu sefer kayınvalidenin sesi:

Alo? başladı İrem.

Sen sen Melek Hanım nefes nefese. Seni artık kötü kadın diyorum! Serkan her şeyi anlayacak!

Melek Hanım, Serkanı tutmuyorum. Dilerseniz köye geri dönebilirsiniz, ama evime ve bana saygı göstermeye bir daha izin vermeyeceğim.

Çekineceksin! bağırdı kayınvalidem ve kapattı.

İrem çayını bitirip banyoya gitti, uzun bir duş aldı, uzun zamandır giymediği sevdiği pijamayı giydi, yatağa kitapla uzandı; artık sadece kitap okuyordu, temizlik ya da ütü yoktu.

Gece yarısı kapı kilidine bir anahtar takıldı. Serkan eve döndü; yürüyüşü sallantılı, bir şeyler içmiş gibi. İrem ışığı kapattı, uyuyormuş gibi taklit etti; sohbet sabaha kalacaktı.

Sabah uyandığında sessizlik hâlâ sürüyordu. Kimse tencereleri çırpmıyor, televizyon yüksek sesle çalmıyor, radyo dağlar gibi çalmıyordu; bu çok garip ama güzel bir durumdu.

Serkan oturSerkan sonunda ayağa kalkıp İremin elini tutarak, Artık birlikte, sessiz ve huzurlu bir hayat kuracağız, dedi.

Rate article
Lifequest
— Bir kelime söyle, oğlum seni kapıdan atar! Kimin evi olduğu umurumda değil! — diye bağırdı kaynana.