Bu, Lale Çelikin postacı olduğu günün düğün sabahıydı.
Ah, ne düğün Düğün demek yerine bir acı, bir dram gibi anlatılmaz mı? Köyün bütün halkı muhtar binasının önünde toplanmış, ne sevinç ne de kutlama, sadece yargılamak için. Orada duran Lale, incecik bir çiçek gibi, kendisinin dikişi beyaz bir elbise giymişti. Yüzü soluk, gözleri kocaman, hem şaşkın hem de inatçıydı. Yanında ise damat, Serkan Yıldız. Serkana köylüler Zindan takma adını takmıştı; bir yıl önce uzak bir yerden dönmüştü. Neden tutuklu olduğu kimse tam olarak bilmiyordu, ama söylentiler bir bir daha korkunç geliyordu. Uzun, somurtkan, az konuşan, yanağına uzun bir yara izi taşıyan biriydi. Adamlarla dişleri çıtırtı içinde selamlaşıyor, kadınlar çocuklarını ondan saklıyor, köpekler ise onu gördükçe kuyruğunu saklıyordu. Serkan, dedesinin harap köşkünün çürük duvarında oturuyor, kimsenin almak istemediği en ağır işlerde çalışıyordu.
İşte bu yüzden bizim sessiz Lale, teyzesinin büyüttüğü yetim kızı, Serkanla evlenmişti.
Muhtar, Genç çifti tebrik edebilirsiniz dediğinde kalabalık hiç kıpırdamadı. Gökteki horozun cıvıltısı dışında tek ses, bir leyleğin çığlığı gibiydi. Tam o anda Lalenin kuzeni Peker Kaan öne çıktı. Annesini kaybettikten sonra küçüğünü ağabeyi gibi görmüş, Laleye bakıp buz gibi bir bakış attı ve sesini herkes duysun diye şöyle fısıldadı:
Artık sen benim kız kardeşim değilsin. Bu gün itibarıyla ben bir kız kardeşe daha sahip değilim. Ailenle karıştın, onursuzluk yaptın. Evimde bir daha ayak bile atma!
Dişini Serkanın ayaklarının yanına tıkladı, ardından kalabalığı bir buz kırıcısı gibi yararak uzaklaştı. Teyze Halide de dudağını büzerek peşinden gitti. Lale hâlâ hareketsiz, tek bir gözyaşı yanaklarından süzülüyordu. Serkan, Pekere bir kurda bakar gibi, çenesi dişleriyle kemiriyordu. Bir yumruk atacak gibi görünse de, Laleye yumuşak bir sesle uzandı:
Evime gidelim, Lale.
Ve ikisi de el ele, köy bütününe karşı yürüdüler. O yüksek, karanlık adam, o narin beyaz elbise Arkalarına zehirli fısıltılar, küçümseyen bakışlar yağdı. Ben ise o an kalbimin bir kısmının sıkıştığını, nefes almanın zorlaştığını hissettim. Genç çifte bakıp düşündüm: Tanrım, ne kadar direnç gerekir ki bu kadar duyarsızlığa karşı durabilsin?
Her şey küçük bir şeyden başlar. Lale posta dağıtır, sessiz, gözden uzak bir kız. Sonbaharın çamurlu bir sabahı, köy kenarında bir çete sokak köpekleri ona saldırdı. Çantasını düşürdü, mektuplar çamura karıştı. Tam o sırada Serkan, bir kahraman gibi değil, bir sessiz gölge gibi ortaya çıktı. Bir çubuğu sallamadan, kabarık köpeğin liderine yaklaştı ve alçak bir sesle bir şeyler söyledi. Köpek, sanki bir büyü bozulmuş gibi kuyruğunu indirdi, sürüsü de şaşkın bir şekilde geri çekildi.
Serkan, ıslak zarfları toplayıp Laleye uzattı. Lale gözlerinden bir damla akıttı ve Teşekkür ederim diye fısıldadı. O da sadece bir kıkırdama çıkardı, sırtını dönüp yoluna gitti. O günden beri Lale onunla farklı bir gözle bakmaya başladı; korkudan çok, merakla. Diğerleri görmeyen şeyleri fark etti: Yaşlı komşu Meryeme çitini tamir eden, çocuğu şehre kaybolan kadına çitin yanına bir sepet çiçek koyan; nehirden düşen bir yavru buzağını kurtaran; dondurulmuş bir kedicik bulup evine götüren Serkan bu iyilikleri gizlice, içindeki utancı saklar gibi yapıyordu. Lale bunu gördü ve yalnız, sessiz kalbi onun yaralı ve yalnız ruhuna çekildi.
Akşamüstü uzakta bir künceye buluşup, Serkan daha çok susar, Lale ise gündelik haberlerini anlatırdı. Serkan dinler, sert yüzü yumuşardı. Bir gün ona çamur içinde bir yabani orkide getirdi; çalılıklarda yetişen ama kimsenin ayak basmayacağı bir çiçekti. O an Lale anladı ki artık bir şeyler eksik.
Ailesine evlenmek istediğini söylediğinde çığlıklar yükseldi Teyze Halide gözyaşına boğuldu, Peker Kaan Onu kırarım! diyerek tehdit etti. Lale ise bir metal asker gibi dimdik durdu: O iyi bir adam, sadece tanımıyorsunuz.
Hayatları zor, karnı tok tutmaya çalışan bir yaşamdı. Serkanla kim çalışmak isterdi, hiç kimse ona iş vermezdi. Geçim geçmek için yan yana yan gelir, Lale posta işinden kazandığı birkaç kuruşu sayar, evdeki eski kulübede ise temizlik hâlâ bir mucize gibiydi. Serkan ona kitap rafları yaptı, veranda onarıp, penceresinin altına minik bir çiçek bahçesi ekti. Akşamları eve yorgun, sisli bir şekilde döndüğünde, bir bankta oturur, Lale sessizce ona sıcak bir çorba kasesi koyardı. Sessizlikteki bu an, kelimelerden daha çok sevgi ve anlayış taşırdı.
Köylüler onların yanına gelmezdi; bakkalda Laleye yanlış ölçüde ekmek satılır, ekmek de bayat olur, çocuklar evin penceresine taş atardı. Peker Kaan, onları gördüğünde yolunu değiştirirdi.
Neredeyse bir yıl geçti, bir gece yangın çıktı. Pekerin ahırı alev aldı, rüzgar hızla ateşi evlerine sürükledi. Köy halkı kovalı, kürekli çabalarla koşturdu ama alev gökyüzüne doğru yükseliyordu. Pekerin eşi, beşiğinde bir bebek tutarak, Melek burada! Kız evde uyuyor! diye bağırdı. Peker kapıya koştu, ama alevler çatıdan aşağı süzüldü, adamları tutup tutmadı: Yanacaksın, aptal! diye bağırdılar.
Tam o sırada herkes donakalmışken, kalabalığın içinden Serkan fırladı. Yüzü yanmış, kıyafetleri dumanlıydı. Evde çırpınan bir çocuğu gördü, ıslak bir battaniyeye sardı, bir adım daha attı ve yıkılmak üzereki çatıdan atladı. Çocuk hâlâ hayattı, sadece duman içindeydi. Serkan ise alevlerin içinde, elleri yanmış, sırtı kavrulmuş, bir şey söyleyemeden sadece Lale Lale diye mırıldanıyordu.
İlk yardım çadırında uyanınca, önünde diz çökmiş Pekeri gördü. Peker gözyaşları içinde Üzgünüm demeden sadece serin bir elini Serkanın eline koydu, başını onun omzuna yasladı. Bu sessiz tövbe, kelimelerden çok bir barış işaretiydi.
Yangın, sanki bir gölgelik damarı açtı; ince bir akıntı gibi, sonra gürül gürül bir nehir gibi Serkan ve Laleye gelen sıcaklığı taşıdı. Serkan uzun süredir tedavi gördü, izleri kalıcıydı, ama artık farklı izlerdi. Köylüler artık onlara korku yerine saygı gösterdi; Zindanın lekeleri kahramanlık madalyası gibi görünmeye başladı.
Kasaba halkı evlerini onardı, Peker de artık Serkanın kardeşi gibi oldu; bir gün çatıya çatı tahribi, bir gün keçi otuna saman getirirdi. Karısı Elif ise Laleye köfte ya da mantı götürür, bazen çoraplarını çorapçı gibi katlardı. Hepsi Serkan ve Laleye bir tür mahcup sevgiyle bakardı, sanki geçmişteki o büyük hatayı silmeye çalışıyorlardı.
İki yıl sonra kızları Melek doğdu; Lalenin aynısı gibi, açık tenli, gözleri gökyüzü gibi mavi. Birkaç yıl sonra ise oğlu Kerem geldi; babasının hâlâ çenesindeki yara izi olmadan, ama aynı ciddi bakışıyla. Ev, tamir edilmiş duvarlarıyla çocuk kahkahalarıyla çınladı. Serkan, bir zamanlar karanlık bir adamken, şimdi en şefkatli baba oldu. İşten yorgun, elleri kirli, çocuklar onun omzuna atlayıp gülüşleri evin tavanını çarpardı. Akşam olunca, Lale küçük Keremi yatırırken, Serkan büyük Melekle tahtadan küçük at arabaları, kuş figürleri, eşek şakaları yapardı; elleri kaba, ama oyuncağı bir sanat eserine dönüştürürdü.
Bir gün, Lalenin tansiyonunu ölçmek için gittim, bahçede bir yağlı boya tablo fark ettim. Serkan, büyük bir adam, küçük bir bisikleti tamir ederken, yanında Peker bisikletin tekerleğini tutuyordu; iki çocuk, Kerem ve Pekerin oğlu, kumda bir kale inşa ederken. Çevrede sadece çekiç sesleri ve Lalenin çiçek bahçesindeki arıların vızıltısı vardı.
Bakıyorum da gözümde bir damla su birikiyor. İşte Peker, bir zamanlar kız kardeşini lanetlemiş, şimdi onun zindan adamıyla omuz omuza duruyor. Aralarında nefret, anı yok; sadece ortak bir baba-ev işi ve oynayan çocuklar var. Korku duvarı erimiş, bahar kar gibi eriyip gitti.
Lale, veranda çıkıp iki soğuk ayran bardakını ikisine de verdi. Bana gülümseyerek baktı, o sakin, ışıklı gülümseme Gözlerinde yılların mücadelesi, kazandığı gerçek mutluluk vardı. O an kalbim bir anlık durdu; Lale doğru yolu seçmiş, bütün dünyaya karşı bir direniş içinde, kendini bulmuştu.
Şimdi köyün sokağına bakıyorum. Ev, begonviller ve petunyalarla dolu. Serkan, saçlarındaki beyaz çizgilerle, hâlâ güçlü bir adam, genç Kereme odun kesmeyi öğretiyor. Melek, evin penceresine çamaşır asarken, güneşin ve rüzgarın kokusunu taşıyan çamaşırları sallıyor, kendi gençliğinin hayallerini fısıldıyor.
Hepsi bir arada gülüyor, eski bir şaka gibi, Ya da bir defa çamaşır asmakla yeter mi? diye. Ve ben, bu sıcak manzaraya bakarken, kalbim bir kez daha çarpıyor. Onlar gerçekten de kendi ruhlarını gökyüzüne, çiçeklerine ve birbirlerine bulmuşlar.




