O yalnız, hüzünlü anne, bir düğünde tek başına oturmuş, gözleri…

Kanka, bir tek anne olarak yalnız, hüzünlü bir halde bir düğüne tek başına giriyordum, etrafımdaki herkes beni aşağılarken bir mafya şefi yaklaşıp fısıldadı: “Benim eşim gibi davran, benimle bir dans et.”

O gün, elbisemi kiralayıp biraz solmuş çiçek desenli elbisemi giymiş, ellerimi sinirle bir araya getirmiş, önümdeki içmemiş şampanya kadehini izliyordum. Dantel süslemeli avize altına oturmuş çiftler nazikçe sallanırken, fısıltılar masamı etrafında bir karga gibi dolaşıyordu.

“Yalnız anne, öyle mi?” diye bir damat arkadaşı alayla sordu. “Kocası ondan kaçmış, tek başına kalması şaşırtıcı mı?” diye bir başka kadın güldü.

İçimde bir yumruk attım, ağlamamaya söz vermiştim; bu akşam kuzenimin düğünüydü. Ama babam ve kızımın dansını izlediğimde bir şey kırıldı içimde. Küçük Deniz, evde bakıcıyla uyurken aklıma geldi; her gece her şeyi yolunda gibi yapıyormuş gibi bir maske takıyordum.

Tam o anda arkamdan derin, yumuşak bir ses duyuldu: “Benimle dans et.”

Dönüp baktığımda gözlerim siyah, kusursuz bir takım elbise giymiş bir adamla karşı karşıyaydım. Omuzları geniş, bakışları karanlık ve bir aura odayı titretiyordu. Hemen tanıdım: Bora Demir, İstanbul’un iş dünyasında efsaneleşmiş, aynı zamanda bir mafya lideri olduğu söylenen adam.

“Ben… onu hiç tanımam,” diye boğazımdan çıkan kelimeler.

“O zaman gel, bir rol yapalım,” dedi usulca, elini uzatarak. “Benim eşin gibi davran, sadece bir dans için.”

Kalabalık bir an sessizleşti, ben tereddüt ederken parmaklarım titredi, sıkı tutuşum gevşedi. Bora beni dans pistine yönlendirdi, orkestra yavaş, duygusal bir melodi çalmaya başladı.

Yanımda yürürken bir şey fark ettim: alaylı fısıltılar durmuştu. Kimse artık bize bakmaz oldu. İlk defa yıllar sonra kendimi görünür hissettim, korunmuş gibi.

Bora kulağıma neredeyse bir fısıltı gibi kulak verdi: “Geriye bakma, sadece gülümse.”

Müzik yavaşça soldu, odada sadece bizim sesimiz kaldı. Tüm gözler bize, gizemli adama ve bir zamanlar gölgede kalan anneye bakıyordu. Boranın elleri belime hafifçe değdi, gözleri keskin bir dikkatle kalabalığı süzdü.

Şarkı bittiğinde beni dans pistinden dışarı çıkardı. “İyi iş çıkardın,” diye mırıldandı.

Şaşkınlıkla “Ne oldu şimdi?” dedim.

“Söyleyeyim mi?” dedi yarı gülümseyerek, “Bir dikkat dağıtma ihtiyacımız vardı.”

Köşedeki masa bize döndü, kalbim hâlâ hızlı çarpıyordu. Bora bana bir şişe çay ikram etti, her hareketi sakin ve ölçülüydü. “Oradakiler artık seni rahatsız etmez,” diye baktı kalabalığa. “Anlamadıkları şeyden korkarlar.”

Yüzüne baktı; çene kemiği, kulağının yanındaki ince yara izi, tehlikeli ama bir o kadar da nazik görünüşü. “Beni yardım etmemeliydin,” dedi düşük bir sesle. “Buradaki biri beni gülünç göstermek istiyordu. Sen rol değişimini sağladın.”

Kaşlarımı çattım. “Yani ben sadece bir örtük miydim?” dedim.

“Belki,” dedi, ardından ifadesi yumuşadı. “Ama senin bana baktığın şekilde beklemiyordum. Sanki bir insan gibi…”

Ben cevap vermeden iki karanlık takım elbiseli adam yaklaştı, İtalyanca bir şeyler fısıldadı. Boranın yüzü değişti, ayağa kalktı ve sert bir sesle: “Burada kal,” dedi.

Merakım galip geldi, onu dışarı takip ettim, ayakkabım mermer zemin üzerinde hafifçe çınladı. Vale bölümünde, bir başkasına silahını ceketin altına saklamış bir adamla konuştuğunu gördüm. Adam bir dakika içinde arabayla uzaklaştı, Bora ise bana dönüp baktı.

“Bu şeyi görmemeliydin,” dedi yaklaştığında. “Niyetim bu değildi…” “Cesursun,” diye araya girdi. “Ya da aptalsın.”

Gözleri bana saplandı. “Şimdi beni gördün, bir daha kolayca ortadan kaybolamazsın, Elif.”

Gece esintisi gül kokusunu ve bir parça korkuyu getirdi. O anda anladım ki, kendimden çok daha büyük bir oyunun içindeydim.

İki gün sonra, Bora küçük dairemizin kapısında belirdi. Deniz oturma odasında Lego kuleleri yapıyordu, başını kaldırıp sordu: “Anne, düğündeki arkadaşın mı?” Bora hafifçe gülümsedi. “Aynen öyle.”

Elif, içeri girecek miydi, bilemedi. “Burada olmamalısın,” dedi. “Biliyorum,” dedi Bora, “ama yarım kalmış işleri sevmedim.”

Dökülen duvar kağıtları, ikinci el mobilyalar ve gözlerindeki sessiz güç ona baktı. “Çok uzun yalnız mücadele ettin,” dedi. “Artık yetersiz.”

Kollarımı çaprazladım. “Beni hiç tanımadın.”

“Biliyorum ne demek, herkesin seni yargılamasını,” dedi Bora yavaşça. “Herkesin kitabında kötü karakter sen olursun.”

Oda sessizliğe büründü. Deniz koltuktan sızıp çıktı, elinde bir oyuncak araba. Bora diz çökerek: “Güzel tekerlekler,” dedi. Deniz nadir bir gülümseme ile bana baktı, kalbimi eritti.

Günler haftalara dönüştü, Bora sık sık ziyaret etti. Bazen market alışverişi getirir, bazen kapı kilidini tamir eder, bazen ise sadece oturup Denizin uyku masallarını dinlerdim. Çevredeki söylentiler (güç, tehlike, kan) bir yana, o mutfakta Danielle ödevlerine yardım ederken hiç bir şey önemi kalmazdı. O, dedikoduların ortasında bir efsane değil, sadece… Bora.

Bir gece şiddetli yağmur çakarken, sonunda sorduğum: “Neden ben?” Bora sakin bir bakışla cevapladı: “Çünkü herkes başka yöne bakınca, sen bakmayı bıraktın.”

Tamamen ona güveneceğimi bilemezdim ama yılların ardından gelecekteki belirsizlik beni artık korkutmuyordu. Eskiden alay edilen, acı çeken kadın yeniden gücünü bulmuştu, bir masal değil, gerçekçi, çirkin ama canlı bir hayatta.

Pencerenin kenarında otururken yağmur izlerken Bora fısıldadı: “Belki sonunda, eşimiz gibi davranmak o kadar da kötü bir fikir değildi.”

Ben de gülümsedim. “Belki de değil.”

Şimdi bana sor; bir Bora gibi bir adamla bir gece için eş gibi davranmamı isterse ne yapardın? Evet der miydin, yoksa kaçıp gider miydin? Yorumlarını bekliyorum.

Rate article
Lifequest
O yalnız, hüzünlü anne, bir düğünde tek başına oturmuş, gözleri…