Yine aramadı mı anne?” diye sordu Ahmet, masada oturan kadına çıplak gözlerle bakarken.

Yine aramadı mı, anne? diye sordu Emre, masada oturan kadına çıplak gözlerle bakarak.

Hayır, canım annem… Babam herhalde meşgul, İtalya’da çok çalışıyor.

Evet, Noel yaklaşıyor demiştin…

Yaklaşıyor, evet. Bana yazdı, hediyeler getireceğini ve yazın bizi denize götüreceğini söyledi.

Kadın zoraki gülümsedi, ama yüreği ikiye bölünmüştü.

Ocakta küçük bir tencere patates kaynıyor, sobanın içinde ince bir odun yanıyordu, son kalan.

Ayşe, çocuklarını kucakladı ve içinden dua etti:

“Allah’ım, bana onların önünde ağlamama gücü ver…”

Bir zamanlar hayat başkaydı.

O ve Mehmet, aşk ateşiyle yanıyorlardı. Genç, umut dolu, iki küçük çocuk ve yarım bir evle evlenmişlerdi.

Mehmet çalışkandı, ama köy pek bir şey vaat etmiyordu.

“İtalya’ya gidiyorum, sadece birkaç yıllığına. Para kazanıp geleceğim ve sana hak ettiğin her şeyi alacağım.”

Ayşe o zaman ağlamıştı.

“Gitme, Mehmet…”

“Bu bizim için, kadınım. Başka kimse için değil.”

Ve gitti.

İlk zamanlar her akşam arardı.

Para gönderir, çocuklarla konuşur, Ayşe’ye onu sevdiğini söylerdi.

Sonra telefonlar seyreldi.

“Yorgunum, sinyal yok, geç saatlere kadar çalışıyorum.”

Ardından yalanlar başladı: “Cüzdanımı kaybettim, bu ay para gönderemem.”

Ayşe ona inandı. Hep inanmıştı.

Çalıştı, çocukları büyüttü, evi ayakta tuttu.

Okulda temizlik yaptı, komşular için kıyafet dikti, tarlaya gitti.

Ama şikayet etmedi.

“Bu sadece bir dönem. Mehmet döndüğünde her şey düzelecek.”

Üç yıl sonra Mehmet dönmedi.

Çocuklar büyüdü.

Emre 12, Fatma 8 yaşındaydı.

Sorular gitgide sıklaştı:

“Anne, babam hâlâ yaşıyor mu?”

“Yaşıyor, yavrum, uzakta, ama yaşıyor.”

“Ya gelmezse?”

Ayşe acı bir tebessümle,

“O zaman üçümüz olacağız. Ve bize yetecek.”

Bir akşam postacı bir mektup getirdi.

Kelimeler bıçak gibi saplandı:

“Ayşe, benden nefret etme, başka birini tanıdım.

Burada evleniyorum, başka bir hayatım var.

Çocuklarına sahip çık.

Mehmet.”

Kadın dakikalarca öylece durdu.

Sonra mektubu ikiye böldü ve sobaya attı.

Çocuklar gözlerindeki acıyı görmesin istedi.

“Anne, ne oldu?” diye sordu Fatma.

“Hiç, yavrum. Baban gelecek ay para gönderecekmiş.”

Ama para hiç gelmedi.

Yıllar geçti.

Ayşe bir anda yaşlanmıştı, kambur bir sırt ve çatlak elleriyle.

Ama ev temizdi, bahçe güzeldi, çocuklar terbiyeliydi.

Emre şehirde çalışıyor, Fatma liseye gidiyordu.

Bir gün, neredeyse 20 yıl sonra, bahçe kapısı gıcırdadı.

Mehmet.

Yaşlanmış, beyaz saçlı, ama şık giyimli, elinde büyük bir çantayla.

Ayşe eşiğe çıktı.

“İyi akşamlar…” dedi yumuşak bir sesle.

“Ne arıyorsun burada, Mehmet?”

“Geldim… eve.”

Kadın sustu.

Arkasında Emre durmuş, ona bakıyordu.

“Bu kim, anne?”

“Baban.”

Sessizlik.

Keskin, ağır bir sessizlik.

Emre kollarını bağladı.

“Benim için sen bir yetimsin.”

“Oğlum, açıklayayım…”

“Yirmi yılın vardı açıklamak için! Çocukluğum, gençliğim, zor günlerim… neredeydin?”

Mehmet gözlerini yere indirdi.

“Hata yaptım… aptaldım.”

“Hayır, korkaktın.”

“Emre…”

“Bana öyle deme!”

Ayşe hafifçe elini kaldırdı.

“Yeter. Gir içeri, Mehmet.”

Utana sıkıla girdi. Evde temizlik ve taze ekmek kokusu vardı.

“Yerinde hiçbir şey bulamadım,” dedi, etrafına bakınarak.

“Hayat devam eder genelde. Sadece sen, yabancıların arasında orada öylece durmuşsun.”

Mehmet gözlerinin içine bakmaya çalıştı.

“Ayşe, ben… Hiç mutlu olmadım.”

“Ama sen seçtin, Mehmet.”

“Gençtim, aptaldım, başka bir kadınla kör oldum… sıfırdan başlayabileceğimi sandım.”

“Peki şimdi ne istiyorsun?”

“Burada kalmama izin ver. Seninle. Kendi insanlarımla.”

Kadın acı bir tebessümle,

“Benimle mi? Yirmi yıl sonra?”

“Evet, bak, param var. Evi onarabiliriz, güzel yaşayabiliriz.”

“Parana ihtiyacım yok. Onurumla yaşadım, merhametle değil.”

Mehmet diz çöktü.

“Lütfen… beni affet.”

“Seni çoktan affettim, Mehmet. Ama geri getiremem.”

Emre bahçeye çıktı.

Mehmet peşinden gitti.

“Oğlum, benden nefret etme.”

“Senden nefret etmiyorum, ama artık seni sevemem.”

“Belki bir gün…”

“Belki bir gün, evet. Ama bugün değil.”

Mehmet yine gitti.

Bu sefer hiç vaat yoktu.

Kapının önüne bir çanta para bıraktı.

Ayşe dokunmadı.

Aylar sonra postacı yine geldi.

“Hanımefendi Ayşe, İtalya’dan bir telgraf.”

Kâğıtta tek bir cümle yazılıydı:

“Mehmet Dumlu vefat etmiştir. Yakını yoktur. Orada defnedilmiştir.”

Ayşe gökyüzüne baktı ve fısıldadı:

“Allah affetsin… Belki orada, neler kaybettiğini anlamıştır.”

Akşam Emre eve geldi.

“Anne… duydum.”

“Biliyorum, yavrum.”

“Sence affedilmeyi hak etti mi?”

“Her insan affedilmeyi hak eder, ama herkes ikinci bir şansı hak etmez.”

Sonra iç ç

Rate article
Lifequest
Yine aramadı mı anne?” diye sordu Ahmet, masada oturan kadına çıplak gözlerle bakarken.