Şebnem, gençliğinin bir gününde gürültülü bir pazar yerinde dolaşırken göz alıcı gözleriyle bir çingeneyi yakalar. Çingene, elini tutup şarkı söyleyerek şöyle der:
Güzel kız, sen deniz kokan, bağlarla süslü bir güneş ülkesi içinde yaşayacaksın.
Şebnem gülerek karşılık verir:
Saçma! Şehrimi asla terk etmeyeceğim!
Zaman geçer. Şebnem büyük bir aşkla evlenir, güzel kızını Elife doğurur, ikinci bir çocuk planlar. Ancak önce işine geri döner; Beş, altı yıl çalışıp sonra çocuğa bakarım der aklı.
Bir gün, iş seyahati her şeyi altüst eder. Komşusu, hemşire Ayşe, telefonla arar:
Şebnem, Serkanı hastaneye götürdüler! Ambulans, tanımadığım bir adresten geldi.
Aile sırları derinlerden çıkar. Şebnem, hastaneye koşarken kalbi boğazında çarpar. Serkan, beyaz ve bağlanmış bir kolla, gözüne bakmaktan kaçınır.
Seni hangi adresten alıp götürdüler? sessizce sorar.
Sessizlik kelimelerden daha yüksek sesle yanıt verir. Öğrenir ki, Serkanın bir meslektaşı, yalnız bir kadın, bir yıldan fazla süredir arkadaşlık yapmaktadır. Herkesin karakteri farklıdır: kimisi gözlerini kapar, kimisi kavga eder, sonra da haine çorba tabağı uzatır. Şebnem ise başka bir çamurdan yapılmıştır. Hastaneden beklemez; yaralı eşine sarılacak birini bulur.
Eski bir bavulun içine en gerekli eşyaları koyar, korkmuş Elifi tutar, ortak daire kapısını bir kez bile dönmeden dışarı çıkar.
Yeni bir sayfadan başlıyoruz, kızım der, küçük ellerini sıkıca tutarak.
Şebnem, bir süre annesiyle kalır, sonra boşanır, eski evin metrekarelerini Serkanla paylaşır ve kredi alarak bir daireye taşınır. Günlerini otomatik pilotta sürdürür, kendini ve kızının geleceğini güvence altına almaya çalışır.
Yıllar sonra, yorgun ve yalnız bir Şebnem, bir uçak biletini alır ve Antalya sahiline, annesinin eski arkadaşı Olcayın evine gelir; Romadan bir saatlik yolculuktur. Para sıkıntısı çeker, ama artık dayanılmaz bir hâle gelmiştir; İtalyan güneşi ruhundaki buzları eritmesini umar.
Olcay, Şebnemin Bir daha kimseye güvenemeyeceğim, aşk bana yabancı diyerek ağlayan itiraflarını dinler, gizlice bir tanıdığı, yerel bir bağcı Giovanniye haber verir:
Lucayı bul, hemen! Dedi ki, Onun için bir gelin var.
Şebnemin aklı romantik bir şey düşünmez; gece yarısı, yumuşak bir bornoz içinde kitabını okurken dışarıda karanlık bir gece çökmektedir.
Aniden kapı çalınır. Bir dakika içinde Olcay, ışıltılı bir şekilde odaya girer:
Şebnem, uyan! Nişanlın geldi!
Şebnem şaşkınlıkla güler, ama bornozu alıp salonun kapısına yönelir. Orada, gri saçlı, gözleri ışıl ışıl bir adam durur: Luca. Elinde bir kask, arkasında eski bir motosiklet duvara yaslanmıştır; 20 kilometrelik dağ yollarını yıldızların altında kat edip Şebnemi görmek için gelmiştir.
Olcay dedi ki sen Rus prensesi misin? diye bozuk bir İngilizceyle sorar, aksanı bir melodi gibi.
Şebnem elini uzatır; Luca, büyük ve sıcak elleriyle tutar, bırakmaz. İkisi, koltukta el ele tutuşur; Luca İngilizce pek bilmez, Şebnem ise İtalyanca bir kelime bile söyleyemez. Ancak jest, gülümseme ve bakışları, Olcayın gülümseyen bakışı altında bir mucize gibi parlar.
Luca, sabah olduğunda tekrar motosikletine binip gider. Şebnem, onun iki boşanmış, çocuksuz ve bir garajın üstünde küçük bir dairede yaşadığı, mutluluğa bir türlü inanmayan bir adam olduğunu öğrenir. Onlar, Lucanın gidişinden on gün önce her şeyi kararlaştırırlar:
Geri döneceğim der Şebnem, teklifine basit bir evet vererek. Birlikte yaşayacağız.
Aylar içinde, işten kovulma, ev eşyası toplama, ailesiyle zor konuşmalar, delilik dediği her şey gerçekleşir; telefon mesajları hiç durmaz.
Güneşim, nasılsın? Seni çok özledim. Luca
Yeni penceremiz zeytin bahçesine bakıyor. Oda seni bekliyor. Senin Lucan.
Onun için yedi yıllık yaş farkı, Şebnemin daha büyük olması ya da on iki yaşındaki Elif hiç sorun değildir.
Bir akşam, yeni evlerinin terasında, Şebnem Lucaya omzundan sarılarak sorar:
Luca, neden hemen bize inandın? Neden korkmadın?
Luca gözlerinde Toskana denizinin dalgalarını görür gibi yanıt verir:
Bir zamanlar yaşlı bir bağcı, doğudan bir kadınla tanışacağımı söylemişti. Fırtına dolu bir ruh ve huzur arayan bir kalp. O şans, bağımda yıllardır ekip bulamamıştım. O şans sen olmalıydı, Şebnem.
Ve Şebnem, gözyaşları içinde fısıldar gerçekten şansı buldun mu?
Luca cevap vermez; sadece Şebnemi kendine çeker ve öyle bir öpücük verir ki, sanki ilk ve son öpücükmüş gibi. Gülümseyerek, O beni kendisi buldu! Çok mutluyum, der.
Hayat gerçekten yoluna girer. Güzel bir iş bulurlar, dağların manzaralı bir ev alıp kredi çekerler. Luca, Elife bir üvey baba gibi davranır; Elif artık coşkuyla İtalyanca öğrenir. Sabahları Şebneme tarçınlı kahve getirir, akşamları ev bir makarna kokusuyla dolar, Lucanın yemekleri adeta tanrısal bir lezzettir. Sevgi, masa üzerindeki çiçek buketlerinde, nazik dokunuşlarda ve her sabah eşine veda ederken gözlerinde parıldayan bakışta gizlidir.
Şebnem çiçek açar. Bir zamanlar mutluluğun olmayacağını düşündüğü için kendine inanamamıştı. Şimdi bilir ki, mutluluk bir efsane değildir; gerçekten dolaşır, parçaları bulur ve onları öyle bir güçle birleştirir ki, hiçbir fırtına onlara zarar veremez.




