Ayşe, kızını tek başına büyütmüş bir anneydi ve Elif hatırladığı sürece, kendini annesinin sevgi eksikliği içinde büyürken bulmuştu. Çocukluğunun en erken anlarından itibaren, kendine karşı bir soğukluk hissetmişti. Kimse ona haksızlık etmemiş, her zaman karnı doyurulmuş ve temiz elbiseler giydirilmişti. İstediği oyuncaklar dahi bazen alınırdı. Fakat annesinin ilgisizliği, Elifin teninde bir doku gibi hissedilirdi; bu soğukluk kalbini bir kaya gibi sıkıştırıp acıtırdı.
Elif, sevgi dolu ve sosyalleşmeyi seven bir çocuktu; annesinin gözünde bir an olsun kucaklaşmak, bir öpücük almak, sarılmak isterdi. Ayşe ise ona duvar gibi durur, kendi işleriyle meşgul olur, kızıyla teması hiç kurmazdı. Ayşe, Elife hiç sarılmaz, hiç öpmezdi.
Mahallede ve okulda aile, iyi bir üne sahipti; Ayşe duyarlı bir katılımcıydı, kızının sağlığını yakından izler, onu İzmirin sahiline, hatta bir çadır gösterisine götürürdü. Tüm bu dışa dönük gösteriş, Elifin içinde bir görev gibi, bir sıcaklık ve içtenlik eksikliği gibi hissediliyordu. Elif, takdir kazanmak için bütün çabasını sarf eder, derslerine herkesin önünde en iyisi gibi çalışır, davranışlarıyla örnek olmaya çalışırdı. Fakat takdir sadece dışarıdan gelirdi; gerçek bir anne sevgisi asla ulaşmazdı.
Küçük bir kız olarak, bu soğukluğu normal sanır, herkesin böyle olduğu düşüncesine kapılırdı. Yaşlandıkça, sevgi ve eleştiriyle karşılanan diğer çocukları gördükçe, bir şeylerin eksik olduğunu fark etti. Neden bazı ebeveynler çocuklarına sevgi gösterir, neden bazıları sadece sorumluluk olarak tutardı? Sorularının yanıtını ararken, bir ipucu buldu.
Babası Muratı çok az tanıyordu. Akıllarında hâlâ geniş omuzlu, büyük elleri ve sıcak bir gülümsemesi olan bir adam canlandırıyordu. Murat, Elifi gökyüzüne kadar uçurur, tutar, döndürür, ikisi birlikte kahkahalar atardı. Görünüşte birbirine çok benzer iki yüz, Elifin yüzü Muratın aynası gibiydi. Oda altındaki eski bir fotoğraf, bir yılında Elifi kucağında tutan Muratın soluk bir görüntüsüyle doluydu. Elif, yıllar geçtikçe babasına daha da benzemeye başlamıştı. Muhtemelen annem, babamı bir kırgınlıkla gölgede tutuyor, diye düşündü bir akşam. Bana bakıyor, öfkeyle dolu.
Ayşe, Elife uzun, donuk bakışlar atar, söz söylemeden yalnızca gözleriyle konuşurdu. Murat, Elif üç yaşındayken evden ayrılmış, sadece nafaka çekleri hâlâ annesine onun hâlâ var olduğunu hatırlatırdı: bir yerde çalışıyor, bir yerde yaşıyor, ama Eliften bir hatıra bırakmamıştı. Elif uzun süredir babasını affetmişti.
Anlam veremediği bir nefret, annesine doğru birikmişti. Dışarıdan sakin görünse de, içinde bir buz kütlesi gibi büyüyen bir öfke kalbini sıkıyor, soğuk bir yük gibi omuzlarına çöküyordu.
***
Mezuniyet günü geldi. Elif beyaz dantelli bir önlük içinde annesini gözleriyle aradı; Ayşe sadece yöneticinin teşekkür ettiği bir an için sahneye çıkmış, kalabalığın içinde kaybolmuştu. Diğer kızların anneleri çocuklarını kucaklarken, Elif gözyaşlarını tutamadan izliyordu. Üniversiteye kabul hâliyle gurur duyuyordu; böyle bir rekabette burslu yer bulmak neredeyse imkânsızdı. Ayşe haberle yüzünü asla aydınlatmadı, gülümsemedi; sadece yurt var mı, nerede kalacaksın? diye sordu.
Elif, bir an için öfkeyle çantasını doldurdu, bir arkadaşının evine gitti, ardından yurt başvurusunda bulundu. Yıllar geçti, Elif ve annesi neredeyse hiç iletişim kurmadı; bu durum eşini ve kayınvalidesini şaşkına çevirdi. Kayınvalidesi Fatma, Elifin gerçek aile oldu; ona bir anne gibi yaklaştı, evin mutfağında çay eşliğinde uzun sohbetler yaptı. Fatma, Elife ev işlerinin inceliklerini, sevgiyi öğretirken, bir akşam onu sıcak bir kucaklamayla sararak Anne dedi. Elif, evliliğinin bir ayı içinde Fatmayı annesi gibi benimsemişti.
Ayşe ise adeta kaybolmuştu; bir miktar para ve kuru bir tebrik kartı gönderdi, ama düğüne bile gelmedi. Fatma, Elife yemek yapmayı, çiçekleri sulamayı, hayatın inceliklerini öğretirken, annesi sessizce evde kalmış, yalnızlığın huzurunu bulmuştu. Ayşe, Elifin doğum haberini asla telefon etmedi; o da genç bir anne olan Fatmanın gönderdiği bebek fotoğraflarına bakmaz, mesajları açmazdı. Elif geceleri banyo içinde sessizce ağlardı; Fatma bunu görür, yanakları kızarmış gelin gözlerini, su dolu yüzünü izler, derin bir iç çekişle durur…
Bir gün Elif, kocası Kemal ve küçük torunları Baranıyle annesinin doğum gününü kutlamaya gitti. Ayşe hediye aldı, kuru bir teşekkür etti, kapıyı çocuğa çarparak kapattı. Fatma, kalbi kırık, bir anne gibi adalet arayışıyla, Ayşenin evine doğrudan gitti, konuşmak için kararlıydı. İşte o anda gerçekler ortaya döküldü.
Ayşe, evlilikten hemen sonra karanlık bir yola girmişti; Kemal, kısa bir kaçamakla eve döndüğünde, başka bir kadından bir bebek getirmişti. Fatma, bir an için hayal kırıklığına uğradı; başka birinin çocuğunu evlat edinmek, ona gerçek bir sevgi beslemek zordu. Kemal, bir kez daha evden ayrıldı; geride bir kız, bir damla pişmanlık, bir boşluk kaldı.
Fatma, Elifin yanına sessizce oturdu, çocuğu kucakladı, ona bir battaniye örttü, dağınık saçlarını nazikçe düzeltti. Uyusun güzel kızım, diye fısıldadı, öperek odadan sessizce çıktı, kapıyı arkasından kapattı.
Elif, yabancı ellerin dokunuşunu hissederek gözlerini araladı, anneye bakıp, İyi geceler, canım benim, dedi. Fatma, onu bir anne gibi öptü, odadan çıkarken kapıyı kapattı; karanlıkta yankılanan bir sessizlik, bir çocuğun yüreğinde hâlâ çırpınan umutla doluydu.




