Akşam yemeği sırasında, kızım bana dikkat çekmeden katlanmış bir not sürttü. Hasta gibi davran ve buradan kaç yazıyordu.
Küçük, buruşuk kağıdı açtığımda, o beş kelimenin, kızımın tanıdık el yazısıyla yazılmış, her şeyimi alt üst edeceğini hiç tahmin etmemiştim: Hasta gibi davran ve kaç. Gözlerimle ona baktım, o ise başını çabucak sallayarak, gözleriyle beni inanmam için yalvarıyordu. Sonra, nedenini anladım.
Sabah, İstanbulun dışındaki bir semtte, sıradan bir gündü. İki yıldır Muratla evliydim; o, boşanma sonrası tanıştığım başarılı bir işadamıydı. Çevremiz bize mükemmel bir hayat gördürüyordu: konforlu bir ev, banka hesabında para ve kızımİrem, sonunda ihtiyacı olan istikrarı bulmuştu. İrem on dört yaşında, sessiz, etrafındaki her şeyi bir sünger gibi içine çeken bir kızdı. Başta Muratla ilişkisi zorlayıcıydı; yeni bir baba gibi davranması, ergen bir kız için her zaman kolay olmuyor, ama zamanla bir denge bulduk. En azından öyle düşünüyordum.
Cumartesi sabahı Murat, iş ortaklarını evde bir kahvaltıya davet etmişti. Büyük bir toplantı, şirketin genişlemesinden bahsetmek ve iyi bir izlenim bırakmak istiyordu. Ben menüyü, dekorasyonu, her detayı hazırladım. Salata karıştırırken İrem odada belirdi; yüzü solgun, gözlerinde bir gerginlik bir korku vardı.
Anne, diye fısıldadı, sanki görünmez kalmak istiyormuş gibi. Odada bir şey göstermek istiyorum.
Murat tam o anda mutfağa girdi, kravatını düzeltti. Her zaman şık, hatta evdeki gayri resmi buluşmalarda bile. Neden sessiz konuşuyorsunuz? diye gülümseyerek sordu, ama gözleri gülümsemeye yetmedi.
Bir şey değil, diye otomatik bir cevap verdim. İrem okul işlerinde yardım istiyor.
Muhteşem, çabuk olun, dedi saatine bakarak. Misafirler otuz dakikada burada, ben de seninle birlikte karşılayacağım.
İremle koridordan geçip odasına girdik. Kapıyı çarptı, neredeyse bir duvar gibi kapattı. Ne oldu, canım? Korktun beni, dedim.
İrem bir kağıt alıp ellerime uzattı, kapıya bakarak. Kağıdı açtım, çabuk yazılmış satırlar: Hasta gibi davran ve hemen kaç.
İrem, bu ne şaka? diye sorarken sesim bir taraftan kırıldı. Zamanımız yok, misafirler geliyor.
Şaka değil, fısıldadı. Lütfen anne, bana güven. Şimdi evden çıkmalısın. Bir bahane bul, hasta olduğunu söyle.
Kızımın gözlerindeki çaresizlik beni dondurdu. Neden böyle diyorsun? diye sordum. O da kapıya bakarak, Şimdi anlatamam, ama bana güven, diye ısrar etti. Tam o anda Muratın ayak sesleri duyuldu, kapı tokmağı döndü, yüzü sinirli. Ne oluyor? Neden bu kadar uzun sürüyor? dedi, bir misafirin gelişiyle telaşlanıyordu.
İremin gözlerine baktım, sessiz yalvarışını gördüm. Birden, mantıksız bir içgüdüyle ona inanmayı seçtim. Üzgünüm Murat, diyerek alnımı ovuşturdum. Aniden başım dönüyor, migren gibi.
Murat kaşlarını çattı. Şimdi mi? Beş dakika önce sağlıklıydın.
Biliyorum, bir atak geçirdim, diye ağrılı bir sesle, gerçek gibi davranarak devam ettim. Bir hap alıp uzanayım.
Bir an tartışma çıkacak derken telefon çaldı, kapı zilledi. Murat, misafirleri karşılamaya karar verdi. Tamam, ama en kısa sürede gel, dedi, odadan çıkarken.
İrem hemen ellerimi kavradı. Yatmayacaksın. Şimdi buradan çıkıyoruz. Eczaneye gidip güçlü bir şey alacağız, ben seninle geliyorum.
Anne, bu bir oyun değil. Misafirler var, gidemem, diye protesto ettim.
İrem gözleri korkuyla parladı. Lütfen, bu senin hayatın, dedi. Kalbimde bir ürperti dolaştı, neyin bu kadar korkunç olduğunu anlayamadım. Çantamı ve arabamın anahtarlarını aldım, Muratı oturma odada iki adamla sohbet ederken durdurdum.
Murat, özür dilerim, dedim, başım ağrıyor, eczaneye gidiyorum, İremle birlikte. Muratın gülümsemesi bir anda dondu, yüzü ciddileşti. Eşim iyi değil mi? Hemen gideriz, diye söze girdi, ama gözleri bir şey saklıyordu.
Arabaya bindik. İrem direksiyona yaslandı. Sür, anne, dedi, evin penceresine bakıp bir felaket bekler gibi. Buradan uzaklaş, her şeyi anlatırım.
Yola çıktıktan kısa bir süre sonra İrem aniden bağırdı: Muratı öldürmeye çalışıyor, anne! Telefonundan duydum, çayına zehir koyacakmış!
Ani bir fren yaptım, bir kamyonun arkasına çarptım. Nefesim kesildi, kalbim göğsümde bir hayvan gibi çarptı. Ne? Bu bir filmden mi çıktı? diye bağırdım, sesim kırıktı.
İrem gözyaşları içinde, Ona kulak verdim, adını hatırlamıyorum ama sesini duydum, Helen dedi, dedi. Planı: çay, kalp krizi, sigorta paramı alacak.
Muratın sesini hatırladım; Hayat sigortası bir milyon lira, bugün düzenleyeceğiz, demişti. Şok içinde, Bu bir şaka mı? diye düşündüm. Belki başka bir Helendir, ya da bir metafor, dedim, ama İrem kesin bir baş sallaşıyordu.
Hayat sigortası, o altı ay önce aldık, hatırlıyor musun? dedi. Bir milyon lira.
Bir başka kağıt bulduk: Muratın borçları, şirketin iflası neredeyse. Başka bir hesapta gizli para transferleri, evimizin mirasından gelen para. Şok bir darbe gibi çarptı; Murat aylarca paramızı çalıyor, bizi öldürmeye çalışıyordu.
İrem elini tutup Suçlu senin, dedi. Evrakları çektim, fotoğrafladım, ama fark ettik ki, Murat bunu fark eder mi? diye sordu.
Telefon çaldı, Murattan bir mesaj: Neredesin? Misafirler seni soruyor.
İrem hâlâ titriyordu: Ne yapacağız?
Geri dönmemiz imkânsızdı, ama kaçamayacağımız da değildi. Kanıt lazım, dedim. İlk olarak zehirli maddeyi bulmalıyız, dedim, sonra polisle konuşuruz.
Araba bir kez daha durdu, Murat evde, iki adamla kahve içerken. Murat, özür dilerim, başım çok ağrıyor, eczaneye gidiyorum, dedim. Murat, Seninle kalacağız, Sarah? diye sordu, ama gözleri hâlâ bir şey saklıyordu.
İrem odada Ben de hasta olacağım, sen de bana bak, dedi. Biz iki sahte hastayız, o da Muratı oyalayacak.
Kısa bir süre sonra, evin kapısı çaldı, konuklar içeri akın etti. Murat gülümseyerek, Helen, çay hazırlanıyor, dedi. Haydi, biraz su.
Ben çay yerine su içtiğimi söyledim, ama bir iç çekişle Migrenim hafifledi, dedim. Murat göz ucuyla baktı, İrem, sen de başın ağrıyor mu? diye sordu. İrem kısaca Evet, dedi, uyuyacağım.
Murat bize çay ikram etti, Bu çay senin favorin, Helen, dedi. İçimde bir buluntu belirdi: zehirli çay.
Telefonum bir kez daha titreşti, tek kelime: Şimdi.
Kanatlarımızı sıvazlayan bir soğuk dalga gibi hissettim; hemen kaçmalıydık. Üzgünüm, bir şey söyleyeceğim, dedim, Sarahı kontrol edeceğim.
İremi odasına götürdüm, Hazır mısın? diye sordu, Bunu buldum, bir şişe, etiket yok. Fotoğrafını çektik.
Bir anda Murat sesini duydum: Helen? İrem? Burada mısınız?
İki göz birbirine baktı, kaçma şansı kalmamıştı. Pencereyi gördük, ikinci kat, dışarıya bakıyordu. Düşmek beş metre yüksekliğinde, ama belki tek seçenekti.
İrem Anne, çok yüksek, dedi. Bir örtü alalım, aşağıya inmeyi hafifletir.
Kıyafetimizden bir battaniye koparıp, masanın altına bağladım, bir ip gibi uzattım. Sen önce in, ben sonra, dedim. Murat kapıyı açmaya çalıştı, kilidi çeviriyordu. Çabuk! diye bağırdım.
İrem çabuk aşağı kaydı, çimenlerde yuvarlandı, başını kaldırıp başparmağını gösterdi. Ben de battaniyeyi tutup pencereden atladım, ellerim yanıp tutuştu ama bir anda yere çakıldım. Muratın çığlığı Helen! kulaklarımda çınladı.
Koşarak İremi tutup kaçtık, Murat pencereden bakıyordu, öfkeyle çığlık atıyordu. Bahçeden koşup duvara, yaralı ayakla ama koştuk.
Ormanın kenarındaki küçük bir doğa koruma alanına girdik, fotoğrafları gösterdim: şişe, Muratın notları 10:30 misafirler, 11:45 çay, 15-20 dakika içinde etkisi, ambulans çağrısı 12:10.
Uzakta polis sesleri duyuldu, Haydi, gelin, diye bağırıyordu. Bir çıkış kapısı, kilitli; İrem kartını okuttu, yeşil ışık yanıp açıldı. Sokakta taksiye bindik, Akasya Alışveriş Merkezine yöneldik, kalabalık bir kafede oturduk. Telefonumda Murattan bir dizi görüntülenmemiş arama: Helen, lütfen eve gel. Çok endişeliyim. Konuşalım.
Bir başka mesaj: Polis geldi. Kan buldular. Ne yaptın?
İki polis masaya yaklaşarak, Hanımefendi Helen Mendoza? diye sordu. Eşiniz çok endişeli, sizin bir madde etkisi altında çıktığınızı iddia ediyor.
İrem araya girdi: Yalan! Üvey babam bizi öldürmeye çalışıyor! Kanıt var!
Polis gözlerini kaşıdı, bir fotoğrafı inceledi. Şişe normal görünüyor, dedi birisi. Not da belki bir şey.
Tam o sırada avukatım Ayşe Yılmaz ortaya çıktı. Müşterim kanıtları fotoğraf ve yazılı belgeyle sunuyor, dedi. Murat, hayat sigortası planını zehirle bozmuş, kanı sahte.
Muratın bahane dolu açıklaması, Helen migreni için doktor önerdi, Dr. Şahin, diye devam etti.
İrem, Muratı bir gece telefonunda duymuştu: Kanı evin odasına koyacağım, kimse şüphelenmeyecek, sigortayı alacağız.
Komutan Rıza, bir dosya açtı: Kan örneği iki saat içinde oluşmuş, hem Helenin hem de İremin kanı değil, Muratın kanı.
İçinde bir zehirli madde, arsenik izleri bulundu. Murat şaşkınlık içinde Bu bir tuzak! diye bağırdı, fakat polis onu tutmuş, Hayır, sen öldürmeye çalıştın!
Mahkeme gününde, medyada bir fenomen oldu. Muratın birden fazla eşini öldürmeye çalıştığı ortaya çıktı; bir önceki eşinin doğal ölümünden sonra onun mirasını çalmıştı. Mahkeme ona otuz yıl hapis, on beş yıl dolandırıcılık cezası verdi; müebbet olasılığı kaldı.
Altı ay sonra, İrem ve ben yeni bir daireye taşındık. Bir sabah bir romanın arasına katlanmış kağıt buldum; yine İremin el yazısı: Hasta gibi davran ve kaç. O notu ahşap bir kutuya koydum, bir hatıra olarak.
Bir yıl geçti; avukatım Ayşe, Muratın eski eşinin mezarını kazdık, arsenik buldular; dava yeniden açıldı, müebbet ceza olasılığı yükseldi. Maddi tazminat olarak yarım milyon lira aldık.
Bir akşam kahve fincanı kaldırarak, Yeni başlangıçlara! dedik, gülümseyerek. Yara izlerimiz kaldı ama artık hayatta kalmanın, bir çocuğun hızlı bir notla seni kurtarmasının gücünü biliyorduk. Bu hikaye, karanlık bir gecede bir ışık, bir umut ve bir uyarıydı: Hayatta kalmak bazen bir kâğıt parçasıyla başlar.




