Kışın Vildan, eski evini satıp oğlunun yanına gitmeye karar verdi. Nişanlısı ve oğlu yıllardır onu evine davet etmişti, ama Vildan bir türlü köklerinden kopmaya cesaret edemezdi. Ancak felç geçirdikten, iyileşme sürecinde yalnız kalmanın tehlikeli olduğunu fark etti. Köyde doktor bile yoktu. Evini neredeyse tüm eşyalarıyla yeni sahibine bırakarak, oğlunun İstanbuldaki dairesine taşındı.
Yaz geldiğinde, Ahmetin ailesi dokuzuncu katın terasından yeni inşa edilmiş bir köşkeye taşındı. Evi Ahmetin kendi tasarısıydı: Ben toprakta büyüdüm, bu da benim çocukluğumun evi olacak, diye haykırdı.
Köşk iki katlı, geniş mutfaklı, ışık dolu odalıydı. Banyo, denizin mavisine bürünmüş gibi parıldıyordu.
Deniz kıyısına indim, diye gülümseyen Vildan, bu hayali şaka yaptı.
Tek eksik, Vildan ve torunu Elifin odalarının üst kattada olmasıydı. Yaşlı kadın geceleri korkunç bir merdivenle tuvalete inmek zorunda kalıyordu.
Umut et ki düşerken düşmem, diye tutuşlu korkuluklara sarılırken düşündü.
Vildan, yeni ailesine çabucak alıştı. Damadısıyla her zaman iyi geçiniyor, Elif internetle dünyasını kuruyordu. Kimseyi azarlamadan, az konuşup az görerek hayat sür, diye içini kendine fısıldadı.
Sabah işe, okula herkes giderken Vildan yalnız kaldı; yalnızlığına sadık dostları Rüya adlı köpek ve Minik adlı kedi eşlik ediyordu. Akvaryumun kenarındaki kaplumbağa, boynu uzatıp Vildanı izliyor, bir çıkış yolu arıyordu. Balıkları ve kaplumbağayı besledikten sonra Vildan köpeğe çay ikram etti. Rüya, kahverengi, yuvarlak gözleriyle Vildanın yüzüne bakarak, Haydi çay içelim, dedi. Köpek çikolata bisküviyle şenleniyordu; Vildan ise haşimi çocuğu gibi bu bisküvileri satın alıp Rüyaya veriyordu.
Akşam yemeği hazır, ev düzenli olduğunda Vildan bahçeye çıktı. Toprakla uğraşmayı sürdürdü, ama komşu bahçesini fark etmedi. Yüksek bir çit komşu arazisini gizler, sadece evin arkasında bir boşluk kalmıştı. Ahmet çitin gereksiz olduğunu düşündü ve alçak süs çiti koymuştu. Komşu kadın tanımazdı; yalnız, yıpranmış bir şapkanın peşinde dolaşan bir yaşlı adamı görürdü; gözüne çarpınca çatı katına ya da garaja çekilir, sessizce kaybolurdu.
Bir gün Vildan, ikinci kata çıkıp Elifin odasını toplarken, pencereden dışarı baktı. Başını eğmiş, yavaşça yürüyen bir adam gördü; çürük bir kovayı taşıyarak çilek çalısının yanına oturdu. Uzun kollu, renksiz bir gömlek giymiş, sabahın serinliğinde hafif öksürüyordu ve ara ara gözlerini siliyordu. Öksürürken çıplak dolaşıyor, diye düşündü ve adamın gözyaşlarını fark etti.
Kalbi sıkıştı.
Bir şey mi oldu? Yardım ister misiniz? diye bağırdı, ama camdan gelen bir kadın çığlığı onu durdurdu.
Yalnız değilmiş, diye düşündü ve pencereye tekrar baktı. Adam adını duymuş gibi görünse de, yanıt vermedi; aynı pozisyonda oturuyordu. Rüzgâr, gri saçlarını oynatıyor, kambur omuzlarını sarmıştı. Adamın yalnızlığı, kalabalık içinde kaybolmuş bir gölge gibiydi. Vildan, yalnızlığın ne kadar zalim olduğunu hatırladı.
Ne yapmalı ki bir adam ağlasın? diye düşündü.
Günler geçti, Vildan komşuya göz kulak olmaya başladı. Çitin üzerinden yalnız bir gölgenin süzüldüğünü gördü; adam bahçede, bazen garajda, bazen bir şey kesiyormuş gibi sesler duyuyordu.
Bir akşam, adam bir sesle konuşuyordu:
Ah, zavallı kuşlar, sıcakken özgürce uçarız. Soğuk geldiğinde kafese konur, unutur kim onlara yiyecek verir. Ben de kafedeyim. Nereden çıkacağız? Yaşlılıkta kim bize lazım?
Vildanın içi burkuldu.
Nasıl yaşanır ki, tavuklarla sohbet eder gibi? diye düşündü, evine dönerken.
Akşam yemeğinde damadıyla komşular hakkında konuştu.
Eskiden aile burada yaşardı. Baba öldü, oğlu Petrus İbrahim, oğlu Ahmetin yanına taşındı. Oğlu evlenince annesi geldi. Sorunlar başladı, çığlıklar yükseldi. Petrus hiç bahçeyi uğraşmadı, her zaman markete gider, torununu da kreşe götürür. Şimdi o kız, on altı yaşında, benim Elifle aynı sınıfta. Artık baba işe yaramaz, dedi damadı.
Peki oğlunun ne durumu? diye sordu Vildan.
O, sessiz ve kibar, karşı çıkamaz. Aile böyle yetiştirilmiş, dedi damadı.
Vildan, Bugünlerde kimse çocuğunu korumaz, erkekler bile kadını bir çivi gibi kırabilir, diye ekledi.
Oğul, Bir çivi gibi değil, canavarı gibi keser, gerekirse eşi de öldürür, diye yanıtladı.
Gece Vildan uyuyamazdı. Geçmiş acıları yeniden canlandı. Her hatıra geldiğinde bir kağıda bir göl kıyısında demir bir kapı çizerdi; kapının anahtarı gölün en dipte bir balık gibi yıkanmıştı. Kimse bu kapıyı açamaz, diye kendine söylerdi.
Aklına, bir zamanlar akli hastalık geçiren kocasının Seni öldürür, elma ağacının dibine gömerim, kimse bulamaz dediği ses geliyordu. Vildan bir çakı gibi korkuyu tahtaya çiviledi; kapı koluna, yatağa bir demir çubuk bağladı. Çubuğu çalan her ses, onu uyandırır, içi sıkışırdı. Bir gece, sessiz bir çatırtı duydu; bir bıçak kapı kolunu kırmaya çalışıyordu. Çocuğu pencereye fırlattı, kendi de kaçtı.
Kalbi sıkıştı. Kapı kapanmış, diye düşündü. Geçmişin iyiliği, geçip gitmesi.
Ertesi sabah kurak ve berraktı. Vildan ekmek almaya pazara gitti. Köpek Rüyayı bekletip kapıdan çıktı. Marketin kapısında satıcı bağırıyordu. İçeri girdiğinde bir adam, taze ekmek olduğunu iddia ediyordu. Vildan ekmeği ince ince inceledi; kabuğu sert, dünkü ekmek gibi görünüyordu.
Yanlış yönlendiriyorsunuz, taze ekmek çukurda bir damla iz bırakır; bu ekmek kurudu, dedi. Satıcı ekmeği değiştirdi, Vildan başka bir satıcıdan taze ekmek aldı ve çıktı. Kapıdaki yaşlı adam, Teşekkür ederim, ben de kaba davranışlarla başa çıkamıyorum, dedi, gülümseyerek. Vildan onu tanıdı; yüzü zayıf ama neşeli.
Komşu oluruz, dedi Vildan. Biz de aynı yoldayız.
Adam, Gerçekten mi? Ahmet ve Kaderin yanına mı taşındınız? Onların ebeveynlerini tanıyorum, bahçede çalışırlar, diye sordu.
Ben Ahmetin annesiyim. Buraya yeni geldim, diye cevap verdi Vildan.
Ahmet, Sibiryadan gelmiş, sen yalnız yaşarsın, dedi adam, Zor zamanlar, hastalıklar.
Yaşlılıkta hastalıklar çirkin bir kedi gibi gelir, diye Vildan, Ben de çay demleyeceğim, gelin içelim.
Adam, Rahatsız edici bir şey mi? dedi.
Hiçbir şey, sırf evde köpek var, kimseyi rahatsız etmez. Çay demledim, yavaş yavaş geleyelim, dedi Vildan, kapıdan içeriye bakarak.
Eve girdiklerinde, Vildan çayın demlenmesiyle uğraştı. Adam, kanepede oturdu, odanın duvarlarındaki el işlemeli resimlere, pencere kenarındaki çiçeklere, örgü yastıklara baktı. Burada sadece para değerli, diye düşündü adam, Zenginlik insanları ezmiş, oturacak yer kalmamış.
Birlikte çay ve ev yapımı poğaçalar yediler; Vildan poğaçaları tabağa koyarken, komşuya yoğun bir çorba ikram etmek istedi ama çekindi. Rüya, kapı önünde yatıyor, yabancıya temkinli bakıyordu; köpek genelde tehlikeli insanları koklar, çığlık duyunca çitleri kapatırdı. Bu gece de bir çığlık duydu, çitleri kapattı.
Konuşma, hasat, hava, pazarda fiyatlar gibi sıradan konularda sürdü. Vildan, Petrus İbrahimin neden sık sık hüzünlendiğini sormak istedi; ama pencereden onu izlediği gerçeği itiraf etseydi, kendini savunmalı olacaktı.
Adam, gitmek istedi, ama oda çok sıcak, rahattı. Vildan ona eski zamanlarını hatırlattı; bir zamanlar eşinin yanında olduğu anları. Adam zaman geçirmeye çalıştı, çayını yavaş içti. Ev, akşamüstü gibi değildi, ama ahşap ek yapıyı ev gibi saymak zor olurdu. Bir gün damadı ona ekmek kırıntısını atarak bağırdı, Vazgeçme, miras belgesini imzala, yoksa ben seni sorumlu tutarım, diye. Adam derin bir nefes aldı.
O günden sonra Vildanın hayatı yeni bir anlam buldu. Sabahları çocukları okula bırakıp, kahvaltı hazırlayıp bahçeye gitti. Petrus İbrahim, bahçede el sallıyor, Vildanın hazırladığı yiyecekleri alıyordu; utanarak alır, kadın samimi bir kalpten verdiği için mutlu olurdu. Bahçe, dışarıdan göremediği bir yerdi, iki tarafı da sessizdi, kimse bağırmaz, damat bağırmazdı.
Bir gün Petrus İbrahim, Oğlum ve ailesi tatil için Çanakkaleye gidecek, ben de burada kalacağım, dedi. Vildan sevinçle Gidin, dinlenin, ben burada kaldığımda ev sıkıcı olmaz, dedi. Adam utanarak bir şey söylemedi.
Uyanınca bir taksi sesi duydu; sabah olmuş, pencereden baktı; taksi sürücüsü bagajı açıp çantaları yükledi, araba yol aldı.
Petrus İbrahim neden beni uğurlamıyor? diye düşündü.
Yeniden uyumaya çalıştı ama düşünceler birbiriyle çarpıştı.
Neden çocuklar hayatı boyunca ebeveynlerini taşırlar, yaşlılıkta terk ederler? Eğitimle yükselen çocuklar, ebeveynlerini unuturlar, diye kendi kendine fısıldadı. Bir televizyon programında bir sunucuya benzer bir hikâye dinlemişti; annesi ölümden önce bir çocuğunu beklemişti ama çocuk gelmemişti. Petrus İbrahim de bir fabrika müdürü, otoritesi vardı ama yalnızlığı kabus gibiydi. Allah korusun böyle bir hayatı! diye bağırdı.
Erken kalktı, kahvaltıyı hazırladı, çocukları ve Elifi okula götürdü, köpeği ve kediyi besledi, bahçeye çıktı. Petrus İbrahim yoktu.
Belki sessizliğe çekildi, diye düşündü.
Soğan koparmaya başladı; bir saat geçti, komşunun bahçesinde sessizlik hâkimdi. Bir çatırtı duydu, ışık yanıyordu, kapıyı çaldı. Bekledi, kapıyı iterek açtı.
Evde kim var? Petrus İbrahim! diye bağırdı.
Sessizlik yoğunlaştı. Koridoru, giriş holünü geçti; bir anda kanepede oturan Petrus İbrahimi gördü; sol kolu sarkmış, yanında Nitrus adlı bir sprey kutusu, beyaz haplar yere yayılmıştı. Tanrım! diye bağırarak Olegi aradı; Oleg hemen cevap verdi. Ağlayarak ambulans istedi, ne olduğunu anlattı.
On beş dakikada siren sesleri duyuldu, doktorlar geldi. Gri doktor nabzı kontrol etti, gözbebeklerine baktı, iğne hazırladı. Vildan, Hayatta kalan birini gördüm, diye düşünerek, bir çınar gibi yalnız bir çiçeğin gölgesinde oturdu.
Gün bir rüya gibi geçti; her şey ellerinden kayıp gitti.
Nasıl baba bırakılır? diye düşündü. Oğul, babasının hastalığını gördü ama yine de kaçtı, sanki kendisi için bir tartışma oldu ve baba yardım almadan öldü. Şok içinde Şolokhovun bir karakteri aklına geldi, annesini yazlık mutfakta kapattığını hatırladı.
Allah, böyle çocuklar vermesin! diye bağırdı.
Petrus İbrahim bir ay sonra hastaneden taburcu oldu. Vildan, onu sık sık ziyaret etti, Yaşamak için yemek gerekir, diyerek yemek getirirdi.
Bir gün, Petrus İbrahimin mirasının ev olduğu, damadının miras belgesi ve emekli maaşı için temsilci talep ettiği öğrenildi.
Emekli maaşını verirsem aç kalırım, dedi adam. Evimdeki vasiyetname oğlum içindir, ama o bilmiyor. Miras boşanmayınca bölünmez, oğlum yaşlılıkta çatı altında kalmaz.
Vildan, İyi, yakında taburcu olur. Çocuklarımın bir dairesi var, kimse orada oturmuyor. Torun da hâlâ ebeveynleriyle. Gidip bakarız, sakin oluruz, diye yanıtladı. Şimdi endişelenme; eski zamanlarda Rizede kimse Seni seviyorum demez, Seni acıyarım derdi. Ben de sana acıyor ve yaşam diliyorum.
Böylece Vildanın rüyası, Türkiyenin bir köyünde, bir baharın ve kışın ötesinde, gerçek ve hayal arasında süzülen bir masala dönüştü.




