Hey canım, sana bir hikâye anlatacağım, bir nevi eski bir aşkın ve hayatın çarkları gibi
Elif, başkent Ankarada kendi mücevher mağazalar zincirine sahip bir iş kadınıydı. Babası ona bu işi kurmasında yardımcı olmuş, artık Elif hem ayakta duruyor hem de iki ayağında sağlam bir zemine oturmuştu. Kırkında, sosyal davetlerde gezinir, parlak dergilere kapak olur, Ankaranın tanınmış isimlerioyuncular, şarkıcılar, avukatlarile tanışırdı. Elif, oğlunu Merte bakar, her şey kontrol altındaydı. Tek eksik, bir aşkıydı
Beş odalı dairesinde yalnız hissederdi, bir başka hayat hayal ederdi.
Küçük Elif, büyükannesinin yanında bir kasaba olan Kayseride büyüdü. Anne ve babası, Elif henüz yedi yaşına gelmeden Ankaraya bir sözleşme işi için taşındı, kızlarını büyükannesine emanet ettiler. Büyükannesi, torununu şefkatle seviyor, ona canından bir şey veriyordu.
Elif büyüyünce sınıf arkadaşı Emire aşık oldu, Emir de aynı hisleri paylaştı. İkisi de on altı yaşındaydı. Beş çocuğu olan büyükannesi, Elifin aşkına kayıtsızdı. Altı yaşındayken herkes çılgındır, bir genç akıl çiğnenir, dedi, el sallayarak. Ama Elif ve Emir, zamanla birbirlerine saplandı, çevreyi görmez oldular. Lise bittikten sonra üniversiteye gittiler ve birinci sınıfta Elif Emire şöyle dedi: Baba olmaya hazır ol.
Emir gülümseyerek, Her zaman hazırım! dedi. Bir ay da geçmeden Elif, üniversite evraklarını aldı ve Ankarada anne ve babasının yanına gitti. Emir ne yapacağını bilemedi, Elifin büyükannesine koştu. Ne yapacaksın, evlat? Çocuğu nasıl doyuracaksın? Kitaplarla mı? Sevgiyle mi? Çocuk bir oyuncağa dönüşmez, diye büyükannesi durumu açıkladı.
Emir bir mektup yazdı, Elif Gel diye cevap verdi. Emir, uzun düşünmeden Ankaraya koştu. Kapıyı Fatma Hanım, Elifin annesi açtı. Merhaba, ben Emir, Elifi görmek geldim, dedi. Fatma Hanım nazikçe içeri aldı, mutfağa götürdü. Sanırım odada buluşma fırsatım yok, diye düşündü Emir, Elif evde yoktu.
Fatma Hanım, Bak evlat, sana bir ricam var. Ailemizi bir kenara bırak. Elifi unut, dedi, konuşmayı bitirdi. Belki Elifi bekleyebilir miyim? diye sordu Emir. Hayır, o bir spa merkezinde dinleniyor, iki hafta sonra dönecek. Elinizden geleni yaptınız, şimdi biz hallederiz, dedi Fatma Hanım kesin bir sesle. Emir, sanki çivi gibi sıkışmış bir halde durdu, Fatma Hanım kalktı ve konuşmayı kapattı.
Emir biraz dışarıda bir bankta oturdu, sonra istasyona yöneldi. Elifin adı, onun için kutsal bir yıldız gibi kalacaktı; Latinceden yıldızlı demek. Elif, bir yol gösteren yıldız ya da bir deniz feneri olacaktı, Emir ona yöneldi. Eve döndüğünde, Emir bütün enerjisini derslerine verdi. Ne yapması gerektiğini bilemedi; Elifi mi peşinden sürükleyecek, yoksa her şeyi bırakıp kendi hayatına mı yön verecekti? İlk aşkı bir daha unutulmaz bir iz bırakır.
Emir, Elif bir çocuk doğurup Merti getirdiğinde Ankaraya geri dönecek, yine Fatma Hanımla nazikçe konuşmaya çalışacaktı, doğum hediyesi alacaktı. Pirinç gibi yağlı bir çorba yap, pişeni pişirme, der gibi, Fatma Hanım onun heyecanını soğutacak ve yine aynı tavırla kalacaktı.
Evlat, siz bizim hediyelerimize ihtiyacımız yok. Merti siz olmadan da yetiştiririz! Biz, eşimle, kızımızı bir çiğ karnıyla doyururuz, dedi Fatma Hanım. Emir, kırılmış kanatlarla eve dönecekti. Arkadaşı ona şöyle diyebilirdi: Zengin baba kadar kork, çünkü o çetin bir dağ gibi.
Emir acı çekecek, Elifi sevecek; Elif ise yanıt vermeyecek. Güneşi torbada yakalamazsın, der gibi, zaman hızla akıp gidecek.
Bir gün Milana adında, Emire içtenlikle aşık bir kız çıkacak, çiftin kızı Yulia doğacak. Evli hayatın ilk yıllarında Emir, Milananın sevgisini sadece kabul edecek. Düğün öncesinde Emir, nişanlısına başka birini hayal ettiğini itiraf edecek. Milana, Sözlerin acı, ama ben seni kazanacağım, sevgimiz iki kişiye yetmez, diye cevap verir.
Emir, kasabasının belediye başkanı olur, Elif hâlâ kalbinde bir yer tutar. Zamanla aralarındaki bağ güçlenir, Emir Ankaraya sık sık gelerek büyüyen oğlu Mertle tanışır. Elif evlenir, kocası Fatma Hanımı çok sever; zaten ona kız için seçmişti.
Beş yıl sonra, Elif, eşinin yanına Londrada yaşamış, yalnızlığı tercih edip Türkiyeye döner. Mert on dört yaşına geldiğinde ergenlik sorunları başlar. Emir, oğlum kontrol dışı! Gel, yardım et! diye bağırır telefonla Elif. Emir, bütün işlerini bırakıp Ankaraya koşar, sevgili eşini kurtarmaya.
Milana, eşini uğurlarken pencereye oturur, gözyaşları içinde ağlar. Uzun yıllar süren evlilikte Milana, Elifin gece telefonlarını duymaya alışmıştır; Emir hemen yataktan fırlar, banyoya gider, Elife fısıldar. Milana, ikinci bir rolü kabullenir, eşinin ona değer verip vermediğini sorgular, kalbinde bir pencere yoktur, bakamaz. Çoğu zaman içi karmaşık olur.
Emir döndüğünde Milana kadıncasına mutlu olur, ruhu coşar! Çünkü eş yanındaysa, sevgi yeter, diye düşünür. O anlarda Milana kendini bir tepedeki mutlulukta bulur, daha çok çaba harcar, mükemmel bir eş olmaya çalışır. Altın bir anahtarla kaleyi açmak, sevgiyi satın almak ister, haksız gözyaşlarını siler, sessizce oturur; Emir, o büyük peluş ayıyı Merte hediye eder. Milanayı rahatlatan tek şey, Emirin kızları Yuliaya duyduğu tutku olur.
Neslin büyükannesinin sözü aklında: Kadın koca için bir pansuman, koca kadına bir çoban.
İlkbahar geldi. Emir bir kez daha Ankaraya gitmek üzereyken, Milana sebebini bilir: Mertin düğünü. Emir, genç çifte bir hediye hazırlar: iki kişilik bir Yunan tatili. Düğün coşkusunda Elif, Emirin kulağına fısıldar: Belki de bir şeyler yeniden başlatabiliriz? Emir, hafif bir nefes alıp şöyle der: Hayır Elif, çok geç. Milanayla evlenmek istiyorum, daha iyi bir eş bulamam.




