“Kaynana Nasıl Hafta Sonunu İşkenceye Çeviriyor”
“Biz sizin işçiniz değiliz!” Kaynana her hafta sonunu nasıl angaryaya dönüştürüyor
Bir yıl önce biri bana, özlemle beklediğim nadir hafta sonlarımın her kasımı ağrıtan, gözlerimi yaşartan ağır bir fiziksel emeğe dönüşeceğini söyleseydi, inanmazdım. Ama şimdi bu bir gerçek. Suçlu, kararlı kaynanam Gülşen Yılmaz. O, kocam Emre ve benim bir apartman dairesinde yaşadığımızı, bahçemiz olmadığını görünce “Demek ki hiç derdiniz yok, bol bol zamanınız var,” diye düşünmüş. Böylece bizi istediği gibi çalıştırabileceğine karar vermiş.
Emreyle bir yıldır evliyiz. Mütevazı bir düğün yaptık paramız kısıtlıydı, şehirde her kuruş hesaptı. Ailem, bize eski bir apartman dairesi vererek destek oldu. Tabii ki bakımsızdı, bu yüzden tadilat planladık. Her şeyi bir anda değil, bahardan beri yavaş yavaş yapıyoruz: burada bir musluk, orada duvar kağıdı, mutfakta yeni yer döşemesi. Para sıkıntısı bir yana, zaman daha da kıt.
Ama Emrenin ailesinin şehir dışında büyük bir bahçeli evi var; tavuklar, ördekler, bir keçi ve hatta iki inekleri bile var. Bir banliyöde yaşıyorlar, orada birçok kişi gibi topraklarına sıkı sıkıya bağlılar. Bu onların tercihi, kendi projeleri. Biz buna saygı duyuyoruz ama böyle bir hayat bize göre değil.
Gülşen Hanım ise farklı düşündü. “Şehirde sıcak evinizde oturuyorsunuz, bahçe derdiniz yok,” diyerek bizi düzenli olarak “ziyarete” çağırmaya başladı. Önce sadece “hoş beş” için geliyorduk. Ama çok geçmeden her cumartesi ve pazar için talimatlar yağdı: “Gelin, yardım edin!” “Dinlenmeye” ya da “nefes almaya” değil işe! Eve adımımızı atar atmaz elimize süpürge, çapa ya da kova tutuşturuyor. Gülümseme, sonra bahçeye!
Başta “Tamam, birkaç kez yardım ederiz, aileye dahil olduğumuzu gösteririz,” diye düşündüm. Emre de annesini durdurmaya çalıştı: “Tadilat var, zamanımız yok, işler stresli.” Ama Gülşen Hanım’ın inatçılığı sınır tanımıyor. “Şehirde kral gibi yaşıyorsunuz! Burada her şey benim omuzlarımda!” Yorgunlukla ilgili sözler ona dokunmuyordu. “O küçücük evinizde ne işiniz var ki? Biz sizi büyüttük, şimdi karşılığını vermelisiniz!”
Dürüst olmak gerekirse, iyi bir gelin olmak istedim. Kavga çıkarmak istemedim. Ama bir gün, elime bir kova su ve bir bez tutuşturup, “Ben çorba pişirirken, sen şuradan depoya kadar bütün zemini sil,” dediğinde dayanamadım. “Emre de tahta rendelesin, tavuk kümesi tamir istiyor.” Nazikçe reddetmek istedim, haftanın yorgunluğunu anlattım. Ama dinlemedi bile. Sanki ücretli bir işçiydim de işi reddetmeye cüret etmiştim.
Pazar akşamı her yerim ağrıyordu. Pazartesi işe uyuyakaldım. Patronum şaşırdı hiç hasta olmayan ben, birden yatağa düşmüştüm. “Kendimi iyi hissetmiyorum,” diye yalan söyledim. Ve tüm bunlar “dinlendirici” bir hafta sonundan sonra… Ne keyif vardı ne de minnet sadece öfke ve hayal kırıklığı.
En kötüsü, Emreyle defalarca açıkladık: Kendi sorumluluklarımız var, yorgunuz, ev hâlâ bir inşaat alanı! Ama Gülşen Hanım her gün arayıp, “Ne zaman geleceksiniz? Bahçe kendini sürmüyor!” diyordu. “Şu an mümkün değil,” dediğimizde ise alaycı bir sesle, “Aylardır neyi tadil ediyorsunuz, saray mı yapıyorsunuz?” diye çıkıştı.
Cüreti beni şoke etti. Özellikle de açıkça, “Sana güvenmiştim. Sen bir kadınsın. İnek sağmayı, sebze ekmeyi öğrenmelisin bu seni geliştirir,” dediğinde. Sustum ama içim kaynıyordu. Ben hiç köy hayatı istemedim. İnek sağmak ya da gübre taşımak zorunda değilim.
Emre bana arka çıktı. Onun da sabrı taşmıştı. Eskiden ailesini ziyaret etmekten keyif alırdı şimdi sadece mecburiyetten gidiyor. Telefonlarını sık sık görmezden geliyor çünkü hep suçlamalarla dolu. Ben her seferinde içimde bir savaş veriyor, gitmemek için bahane arıyordum.
Sonunda annemi aradım ve her şeyi anlattım. O da beni anladı. Yardımın gönüllü olması gerektiğini söyledi. Genç bir ailenin bedava iş gücü olarak kullanılmaması gerektiğini. Eğer şimdi boyun eğersek, daha da kötüleşeceğini…
Çok yorgunum. Bu çifte hayattan şehirde iş ve ev tadilatı, orada tarla işleri bitap düştüm. Sadece uyumak, bir hafta sonunu kitap okuyarak ya da film izleyerek geçirmek istiyorum, kürek ve kir içinde değil.
Emre ciddi ciddi bir ültimatom vermemiz gerektiğini söylüyor: Ya Gülşen Hanım bizi çalıştırmayı bırakacak ya da ilişkimizi keseceğiz. Sert mi geliyor? Belki. Ama bizim kendi hayatımız, hayallerimiz, hedeflerimiz var. Kendimizi sürekli işçi olarak kiralamadık.
Eğer biri çıkıp, “Aileye yardım etmek normal,” “Anne babaya destek olmalı,” derse, itiraz etmem. Ama yardım, sorulduğunda verilir; emredildiğinde değil. Minnettarlıkla kabul edilir, manipüle edilmez. Seçim hakkın vardır, görevler üzerine yığılmaz.
Eğer kış Gülşen Hanımın çalışma h




