Uzun zaman önce, hatırayı sarsan bir anı hâlâ aklımda.
Anne, düşün, İstanbulda Dil Bilimleri Fakültesine girsem? Forumlarda okudum ki mezunlar Birleşmiş Milletlerde, hatta elçiliklerde çalışıyor
Fatma, salatalıktan bir dilim domatesi koparıp kızına bakarken sanki masada bir dans teklif etmiş gibi şaşkınlıkla baktı.
Şebnem, ne diyorsun bu? Hangi İstanbul? diye homurdandı, yine salataya döndü. Orası dâhiyler diyarı, oraya ayak basmazsan geri sürünerek döner, sıradan bir üniversiteye yerini zaten almış olur.
Ama puanlarım
Puanlar, puanlar. Fatma, bıçağını savurdu. Burada gidilecek yerler var. Yanımda olacaksın, yabancı köşelerde kıskanmak zorunda kalmazsın.
Şebnem, pencereden dışarı bakarak sessizleşti. Annesi hayallerine önceden zincir vurmuştu. Yükseköğretim sınavı sonuçlarını odasındaki kilitli kapının ardında inceledi. Rusça 94, İngilizce 91, Sosyal Bilgiler 89.
Rakamları üç kez okudu, inanamadı. Yavaşça yastığa yaslanıp tavandaki çatlağa baktı; bu çatlak ona bilinmeyen bir ülkenin haritasını andırıyordu. Zihni birden boş, birden çınlayan bir sesle doluydu. Bölgenin en iyi mezunlarından biriydi; bu puanlarla her yere girebilirdi.
Her yere
O akşam üçe kadar üniversite sitelerini karıştırdı, programları sayfalandırdı, yorumları okudu, geçme puanlarıyla karşılaştırdı. Gözleri, tarihi bir binanın göründüğü İstanbul Üniversitesinin yabancı dil bölümü sayfasına takıldı; bir kilit nihayet açılmış gibi bir his geldi.
İşte bu, gitmesi gereken yerdi.
Ama annesi bu seçimi hoş karşılamadı.
Düşünme bile! diye fısıldadı, çığlık gibi yükseldi. Hangi İstanbul! Beni burada tek başına bırakmak mı istiyorsun?
Fatma mutfakta masanın kenarına ya da sandalye sırtına tutunarak koşuşturdu.
Anne, bırakmadım
Bırakıyorsun! Hain! Seni ben böyledir büyüttüm, hayatını sana adadım, sen de
Bu sahne her gün tekrarlandı.
Şebnem uykusuz kaldı, gözaltı halkaları belirdi, iştahı kayboldu. Evde gölge gibi dolaşıyordu, annesinin gözünden kaçmaya çalışıyordu; ama iki odalı evde saklanacak yer yoktu.
Fatma, artık yeter! diye bağırdı kız kardeşi Meral, hafta sonu ziyarete gelmişti. Kızımızın geleceği var, gitsin, öğrensin! Benim geleceğim burada kalmak mı?
Sen kırk üç yaştasın! Hayatın daha uzun! diye söze girdi Meral. Şebnem senin bakıcı kızın değil, onun da kendi hayatı var!
Köşede oturan, hafifçe kamburlaşmış büyük anne Halim, başını salladı.
Fatma, çocuğu serbest bırak. Sonra kendin pişman olacaksın, ona daha büyük bir şans vermediğin için.
Fatma dinlemedi. Kafasında bir plan şekillendi. Günler içinde Şebnem dolabı, çekmeceleri tek tek karıştırdı; pasaportu, doğum belgesini, lise diplomasını bir anda kaybetti.
Anne! Belgelerim nerede?
Fatma, televizyonda oturmuş zafer yüzüyle cevap verdi.
Elde edilemeyecek yerde. Sen 17 yaştasın, benim iznim olmadan hiçbir yere gitmezsin.
Şebnem sandalyeye çöküp, kabul süresi bir hafta içinde bitiyor diye düşündü; elinde ne belge ne de annesinin imzası vardı. Üniversiteye telefon etti; nazik bir ses, reşit olmayan adayların yasal temsilcinin izni gerektiğini, istisnasız olduğunu söyledi. Avukat hattını aradı; 18 yaşına gelene kadar anne, kızının hayatını yönlendirme hakkına sahipti.
Meral iki kez daha gelerek, Fatmayı ikna etmeye çalıştı; nafile. Fatma, kızı sanki kendi canını koruyormuş gibi tutuyordu.
Kabul süresinin üç gün kala Şebnem pes etti. Annesiyle birlikte şehrin kenarındaki bir üniversiteye gitti; yıpranmış duvarları, bayat yoğurt rengi sıva, eğik harfleri olan tabela. Kabul ofisinde toz ve umutsuzluk kokusu vardı; kadın belgeleri alıp, göz teması kurmadan bir şeyler mırıldandı. Şebnem dışarı çıkıp gri asfaltta uzun uzun durdu; içi boş, kavrulmuş bir alandaydı.
İşte böyle! dedi anne, ışıldayarak. Benim yanımda olacaksın, başka yere gitmeye gerek yok. Ben dedim, övünmeye gerek yok!
İlk aylar bir işkence gibiydi. Öğretmenler yirmi yıl önceki sararmış notları okur, öğrenciler telefonlarına gömülmüş, birinci kattaki tuvaletin kilidi yıllardır çalışmazmış. Şebnem derslere zorla gelir, sonra kaçmaya başlar.
Neredesin? dedi tek arkadaşı Yelda, koridorlarda onu yakaladığı zaman. Kütüphanedeyim.
Doğruydu; şehir kütüphanesi onun sığınağı olmuştu. Saatlerce dilbilgisi, fonetik, kültürel çalışmalar kitaplarıyla boğuşur, bir şey hazırlamaya çalışırdı; neye hazırladığına kendisi bile tam belli değildi.
On sekizinci yaşını gri bir kasım salısı kutladı; anne pasta yaptı, komşuyu çağırdı. Şebnem bir saat oturdu, mumları üfledi, bir dilim pasta yedi, odasına çekildi.
Ertesi sabah dekanlığa gitti.
Kendi isteğiyle ayrılma dilekçesi dedi, belgeyi masaya koydu. Sekreter kaşlarını kaldırdı, ama söz söylemedi; pek çok şey görmüş biriydi.
Eve dönerken gizli bir bölmeden belgelerini çıkardı; anne, girişte onlara bir kez daha teslim etmişti: pasaport, diploma, doğum belgesi… Hepsi yerinde.
Nereye gidiyorsun? diye bağırdı anne.
Şebnem döndü; Fatma kapıda donakaldı.
İstanbula gidiyorum.
Ne? Yine kendi bildiğin gibi mi? Sana izin vermiyorum!
Ben 18 oldum. Artık bana nasıl yaşayacağımı söyleme hakkın yok!
Fatma öfkeyle kızardı.
Senin gibi bir çocuktan ne bekledim ki!
Kuruluşa yerleşince haber veririm dedi, çantasının fermuarını kapadı.
Evi terk etti, kafasını bir kafese benzeten duvarları geride bırakarak.
Meral, otobüs terminalinde bekliyordu.
Al dedi, torbaya bir zarf koyarak. Başlangıç için bu yetecek.
Şebnem itiraz etmeye çalıştı, ama Meral sadece elini salladı.
Sus. Hak ettin. sarıldı, sıkıca, kırılacak gibi. Orada vazgeçme, duy. Ne olursa olsun, vazgeçme.
İstanbula giden otobüs sabah altıda kalkan. Şebnem, kasaba evinin gri beş katlı binalarının sis içinde kayboluşunu izledi; ağlamadı. Gözyaşı yoktu; sadece o anki nefesini tam olarak almış gibi bir çınlama duygusu vardı.
Kira odası minikti: bir yatak, bir masa, bir sandalye. Üç gün içinde bir kafede garson olarak işe başladı; on iki saatlik vardiyalar, akşamları ayakları ağrıyordu, kızarmış soğan kokusu saçına işledi. Maaş, odaya, yemeğe ve en önemlisi ders kitaplarına yetiyordu.
Yıl, garip bir tempo içinde geçti. Sabahları geç uyanmak, öğleden sonralara kadar çalışmak, geceleri notlar, testler, dinleme çalışmak. Açlıkla yaşadı; kafeden kalan yemek artıkları, çay ve ekmekle akşam yemeklerini tamamladı. Altı kilo verdi, bir gün çalışma salonunda neredeyse bayıldı; müdürü eve gönderip düzgün beslenmesi gerektiğini söyledi.
Ama Şebnem ilerledi; hayali onu durdurmuyordu. Yaz aylarında belgelerini aynı üniversitenin aynı bölümüne gönderdi. Geçiş puanı yüksekti, ama onun puanları daha yüksekti.
Listeler ağustos ayında asıldı; Şebnem, adı bir panoda aradı; kalbi boğazında çarpıyordu.
Buldu.
Burslu.
Eski binanın taş duvarları, vitray pencereleri, kubbeli tavanı önünde oturdu; insanlar geçip gidiyordu, o ise umursamıyordu.
Başardı.
Beş yıl bir tek uzun gün gibi geçti. Annesiyle yeni yıl, doğum günü davetlerini reddetti; Fatmanın aramaları nadirleşti. Konuşmalar şikayetle başlar, suçlamalarla biterdi; Evet, anladım, hoşça kal anne diyerek telefonu kapatırdı.
Kırmızı diploma, haziran sabahı geldi. Üniversitenin çıkışında, elinde diplomayı sıkıca tutarak sahile baktı.
İşe alım mektubu postada, uluslararası bir çeviri şirketi, hayalini kurduğu maaş.
Telefon titreşti.
Şebnem, ne zaman geliyorsun? Burada
Anne dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. Az önce diplomanı aldım. İstanbulda bir işim var. Geri dönmeyeceğim.
Bir anlık sessizlik, ardından bir hıçkırık.
Beni bıraktın! Biliyordum! Nankör!
Hoşça kal anne. Birkaç ay içinde ararım.
Düğmeyi kapattı, gözlerini gri suya çevirdi; uzakta bir vapur çınlıyordu.
Şebnem hafifçe gülümsedi, kendi kendine. Kırılmadı; istediğini elde etmişti.




