Ah, sevgili hanım, kızıma pasta almayı unuttun mu!

Eskiden hatırlıyorum, bir kış akşamı İstanbulun eski semtlerinden birinde, yağmurun ince damlaları hâlâ ıslattığı bir pastanenin merdivenlerinde oturan bir adamın sesini. Bayan, çocuğa bir kek alınız! diye haykırdı, kirliliği ve yorgunluğu gözlerinden okunuyordu. Çoğu insan onun yanından gölgede yürür gibi geçerdi; ama o an, çalıntı gibi kırışık birkaç lira banknotu cebinden çıkarıp kadına uzattığında, bütün şehir bir dakikalığına durdu sanki.

Küçük kız, Gülbahar, çikolatalı bir kek için yüksek sesle ağlıyordu. Annesi, yüzü utanma kırmızısıyla, dişlerinin arasından fısıldadı: Para kalmadı, pastaneye gitmeye de gücümüz yok evde sadece poğaça var! Bir annenin çocuğunun böyle ufak bir istek için gözyaşı dökmesi, yüreğinde başka zamanlarda kolayca karşılanabilecek bir arzunun şimdi ise her liranın sayıldığı bir dönemde gerçekleşememesinin acısını saklardı.

Yoksul adam bir an durdu, belki kendi çocukluğunu, annesinin burnunu silip İyi olacak demesini hatırladı. Ya da sadece ağrıların kekle ilgili olmadığını, çaresizlikle ilgili olduğunu hissetti. Alın, hanımefendi, biraz da mutlu olsun. Ben zaten hâlâ ayakta kalıyorum. dedi.

Kadın şaşkınlıkla ellerini kaldırdı, reddetmek istese de adamın sıcak ve kararlı eli, bir para değil, bir kutsama gibi hissettirdi. Gülbahar gözlerini devasa bir iyilik meleğine çevirerek ağlamayı bıraktı. Annesi boğazında tutunmuş gözyaşlarıyla Teşekkür ederim diye mırıldandı. Adam ise Bana teşekkür etmeyin; Allaha şükredin hâlâ insan olabildiğimiz için. dedi, yırtık başlığını başına çekip tekrar merdane üzerine oturdu. Ne bir takdir, ne bir ödül bekledi; sadece gri bir günde bir ışık parıltısıydı bu jest.

Ertesi gün kadın bir plastik kutu tutarak geri döndü, etraftan gözlerini kaçırarak kimseyi görmemeye çalıştı. Adam aynı merdivende, aynı sokakta, hâlâ ince bir cekete bürünmüş, soğuk havaya karşı yetersiz bir elbise giymişti. Kadın ona işaret etti: Dur, çıkma. Bir şey getirdim. dedi ve kutuyu yanına koydu. Poğaça dün bastım. Ama kızım çok seçkenciydi; marketten tatlı istiyordu, ev yapımı değil. Zor zamanlar geçirdik, ama yine de sana teşekkür etmek istedim.

Adam gözlerini kaldırdı; geceleri günlerden daha çok görmüş birinin bulanık bakışlarıydı, ama içinde sıcak bir ışık yanıyordu. Teşekkür ederim, hanımefendi bu gerekli değildi. Kadın utangaçça, Olmalıydı, dedi ve hafifçe, Nasıl bu sokaklara düştün? diye sordu.

Adam derin bir nefes aldı, ellerini ısıtarak hikayesini anlatmaya çalıştı. Bir zamanlar içki beni buraya getirdi. En sevdiğim kek bir anda beni boğdu. Bir gün sokakta uyuyordum, bir banka oturmuş, birden bir adam gibi içki bağımlısı bir başkası bana bağırdı, yumruk attı. Nedeni neydi, ben bile bilmiyorum; belki de bütün dünyayı dövüyordu. Ben hareket edemiyordum, başım dönüyor, sadece yumrukları ve ayakları hissediyordum.

Kadın ağzını kapattı, Allah diye fısıldadı. Adam devam etti: Bir gece, kendime eğer bir kez daha içsem, baharı görmeyecek dedim. Kimse beni aramıyordu, kimse bana acıyamıyordu. O an öyle korktum ki, darbeler beni uyandırdı, ölümle yan yana getirdi. O günden beri içkiye dokunmadım.

Poğaçaya bakarak hafifçe gülümsedi, Biliyor musunuz, hanımefendi sokaklara düşmek beni hayata geri getirdi. Burada, bu merdivenlerde, beni gören de göremeyen de ben yeniden can buldum. Kadın çığırının altına oturdu, bir adım aşağıya, onun seviyesine inerek, Ben de teşekkür ederim, dedi sessizce, dünün poğaçası için ama bugün aldığım ders için de.

Adam nadir bir sıcak gülümseme açtı; insanlığını unutmayan birinin tebessümüydü. Bazen yırtık giysileri ve çetin yolları olanlar, içinde saklı en büyük insani dersi taşır. İyilik parayla ölçülmez, cömertlik cüzdandan değil kalpten gelir. Hayat zaman zaman, ufak bir jestin bir insanı ayağa kaldırabileceğini, bir günü kurtarabileceğini, bir yarayı iyileştirebileceğini hatırlatır.

Rate article
Lifequest
Ah, sevgili hanım, kızıma pasta almayı unuttun mu!