Rüyanın içinde, ailenin ortak kararı büyük kız İnci’den çıkıyordu. Kendi karakterinin çetinliği ve evlenme şartlarıyla evlenmemiş, otuz yaşına geldiğinde ise erkeklerden nefret eden bir yabancı gibi hâlâ koca hayalleriyle yanıyordu. O, sanki bir mide ülseri, erkeğin kabusunun somutlaşmış hâliydi.
Bu işin sonu gelmez, diye bağırdı, adeta bir damla yağmur gibi çarpıcı bir sesle. Küçük kız Elif, tombul ve şakacı, onaylayarak gülümseyerek onayladı. Anne sessiz kaldı; fakat kırgın yüzünden, gelinin ona da hoş gelmediği belliydi. Ne de olsa tek oğlu Mehmet, bir gün orduyu bırakarak eve bir eş getirecekti. O eş, ne babasından ne annesinden hiçbir mirası, ne de bir kuruşu olmayan, adı dahi belli olmayan bir kadın, bir yetimhaneden mi çıkmış yoksa akrabalarının bağrından mı kopmuş birisi, bir sır gibiydi. Mehmet suskun kalıp, Üzülme anne, kendi servetimizi kazanacağız, diye geçiştirdi. Sen de bu aptala bir bak; kimleri aileye getirdi? diye sorulmasını bekledi. Belki bir hırsız, belki bir dolandırıcı Günün birinde ne olur bilinmezdi.
Vildan Yıldırım, o günden beri geceleri bir an olsun uykuya dalamıyordu. Gözleri yarı kapanmış bir halde, yeni gelene bir türlü tuzak kurmaya çalışıyordu; dolapları karıştırırken ne çıkaracağını merak ediyordu. Kardeş, daha değerli eşyaları aile içinde saklamalısın, diye bağırıyordu. Kim bilir ne gizli altınlar, kürkler var; bir sabah uyanıp elinizde bir boşluk bulursak?
Mehmet’in getirdiği bu kıskanç damat kimseyi şaşırtmadı; Ey gözlerin nereye çarptı? diye sormuşlar. Ne derisi, ne yüzü vardı!
Zor bir hayatın içinde, herkes bir şeyler yapmalıydı. Bir akşam, Vildan evin içinde yeni bir yer edinmeye başladı.
Ev, otuz metrekarelik bir bahçeye sahip, üç domuzcuk, sayısız kuş… İş bitmek bilmez; ama Vildan şikayet etmedi. Çamaşırları yıkadı, domuzcukları besledi, yemek pişirdi, evi topladı. Kayınvalidenin kalbini kazanmak için çabaladı. Fakat kalp bir kere kırıldığında, altınla döşense de bütün dünya çöküyordu. İlk gün, öfkeyle, Beni baba ve adımla çağır; o zaman daha iyi olur, dedi. Benim de çocuklarım var, sen ise ne kadar çabalasan da kendi kızın gibi olamazsın.
O günden sonra Vildan, Vildan Yıldırım olarak anıldı; anne ise gelini hiçbir zaman adlandırmadı. Bir şey yapılmalı, bir şey söylenmeli, diye mırıldandı, ama başka bir şey eklemedi. Zira kimse ona boyun eğmedi; akrabalar bir türlü rahat bırakmadı. Her satır, her sözcük birbirine girdi. Anne, zaman zaman kızlarını dizginlemek zorunda kalınca, Vildana karşı bir merhamet duymadı; evin düzeni, kavga değil, işleyişti. Vildan çalışkandı, tembel değildi; annesi de yavaş yavaş ona yumuşadı.
Hayat bir süre daha yoluna devam etti, ta ki Mehmet bir gün uzaklaşmaya karar verene kadar.
Sabah akşam iki sesle bağıran bir adam, Kimle evlendin? Neden evlendin? sorularını duymaktan yorulmazdı kimse. İnci, ona bir arkadaş tanıttı; işler çark gibi dönmeye başladı. Kız kardeşler zafer şarkısı söylediler: Şimdi bu nefret dolu damat evden çıkacak. Anne sessiz kaldı, Vildan ise hiçbir şey olmamış gibi, sadece gözleri sönük, bakışları hüzünlü kaldı. Aniden, gökyüzünden iki haber yağdı: Vildan hamileydi ve Mehmet ondan ayrılıyordu.
Olmaz! dedi anne, Ben sana o kızı evlenmek için bulmadım.
Evlendiysen, yaşa! dedi, Baban olacak, aileyi bölme; yoksa evden kovarım. Şimdi Şuraya da kalacak.
Anne ilk kez Vildana ismiyle seslendi; kız kardeşler donakaldı. Mehmet öfkeyle Ben bir erkeğim, karar benim dedi. Anne kollarını yana açtı ve güldü: Nasıl erkek olacaksın? Şu an sadece pantolonun var. Çocuk doğur, büyüt, aklını ver, o zaman erkekçe sayılır.
Anne, sözlerinden asla geri dönmezdi; Mehmet ise annesine saplanıp kalmıştı. İstediğin şeyi yap, ama evden çık. Şura ise evde kaldı. Vildan bir süre sonra bir kız dünyaya getirdi ve ona Veysel adını verdi. Anne, bu haberi duyunca sessiz kaldı fakat gözleri sevinçle parladı.
Ev içinde bir şey değişmedi; sadece Mehmet evinin yolunu kaybetti, kırgınlıkla kaldı. Anne, dışarıda endişelenmedi; ama torununu çok sevdi, ona hediyeler, tatlılar aldı. Şura, annesine hâlâ bir türlü affetmemişti; ama bir kelime bile söylemedi.
On yıl geçti. Kız kardeşler evlendi, evde sadece üç kişi kaldı: anne, Şura ve Veysel. Mehmet yeni bir evlenme telaşıyla kuzeye gitti. Şurayı bir emekli asker, yaşça büyük, ciddi bir adam yaklaştırdı; evli eşinden ayrı kalmış, dairesini ona bıraktı. Emekli adam, maaşını alıp, sakin bir hayat sürüyordu; Şuraya da hoş gelmişti, ama onu kayınvalidesine götürmesi gerekiyordu muhtemelen?
Açıkça anlattı, özür diledi, ama adam aklını kaçırıp anneye gitti: Vildan Yıldırım, Şurayı seviyorum, onsuz yaşayamazım. Anne ise hiçbir kasını kıpırdatmadı.
Seviyorsan, evlenin ve yaşayın, dedi. Bir an düşündü, sonra ekledi: Veyseli bir odada sürükleyip burada tutamam. Yaşayın burda benimle.
Böylece hep birlikte yaşamaya başladılar. Komşular çenelerini yırtıp, Bu delice Vildan Yıldırım nasıl bir çocuğu evden kovmuş, bu damadı almış diye dedikodu yapıyordu. Vildan ise bu dedikodulardan habersiz, komşularla sohbet etmez, gençlerle ilgili hiçbir şey söylemez, gururlu ve ulaşılamaz dururdu. Şura bir gün bir kız çocuğu doğurdu; adını Katya koydu. Anne, bu torunlarıyla bir türlü mutlu olamıyordu; Katya benim torunum mu? Hiç de değil. diyordu.
Birden, beklenmedik bir felaket geldi; Şura ağır hastalandı. Kocası çökmüş, bir süre hatta alkole sığınmıştı. Anne sessizce, paranın tamamını çekip Şurayı İstanbula götürdü. Çeşitli ilaçlar, doktorlar, her türlü tedavi denedi; ama fayda etmedi.
Sabah olduğunda Şura hafifledi, anneye tavuk çorbası istedi. Anne bir anda tavuğu kafadan ayıkladı, derisiyle çorbayı kaynattı. Çorbayı getirdiğinde Şura ağlamaya başladı, gözyaşlarıyla birlikte annesi de gözyaşlarını tuttu: Ne oldu, canım? Neden benden kaçıyorsun, seni sevdim? dedi ve sonra ağlamayı dindirdi, gözyaşlarını sildikten sonra şöyle dedi: Çocukların için endişelenme, kaybolmazlar. O günden sonra gözyaşı dökmeyi bıraktı, Şuranın elini tutup nazikçe okşadı, sanki aralarındaki bütün kırgınlıkları affediyormuş gibi.
On yıl daha geçti. Veysel evlendi, bir oğlu dünyaya getirdi; ona babasının adını verip Ali dedi. Vildanın mezarı bir yıl önce Şuranın yanına konuldu.
Şimdi, rüyanın sonunda, yan yana uzanıyorlar: gelin ve kayınvalı. Aralarında bu baharda filizlenmiş bir söğüt filizi var; nereden çıktığını kimse bilmiyor, kimse ekmedi. Sanki Şuranın son vedası, anneinin son affıydı. Bu yabancı damat, bu hayalet gibi gelin, bir rüya gibi savrulmuş, bir çiçek gibi kök salmıştı.




