Kocamın cenazesinden sonra oğlum beni orman yoluna götürdü ve dedi ki: “Burada senin kaderin.

Özümün cenazesini gömdükten sonra oğlum beni orman yoluna götürüyor ve Burası senin yerin diyor.

Cenaze sırasında gözyaşı dökmüyorum. Çünkü gözlerim içinde bir taş gibi sıkışıp kalıyor, toprağa ya da komşumuzun getirdiği çorba kâsesine akmıyor. Nasıl dayanıyorsunuz, Emine Hanım? diye seslenir, ben başımı sallar, nazikçe gülümser ve kapıyı kaparım.

Oğlum Ahmet, uzun boylu, yakışıklı, pahalı bir siyah takım elbise içinde duruyor. Takım elbise, yarı yıllık emekli maaşımdan daha pahalıya mal olmuş gibi. Beni kolundan tutuyor, ama elleri soğuk. Havanın soğuğu değil, bir sorumluluğun soğuğu. Sanki beni bir yük olarak tutuyor.

Anma töreninde büyük sesle, jestlerle, duraklamalarla konuşuyor. Ne güzel oğlum, ne yakışıklı! Ne akıllı! diye alkışlar geliyor. Ben köşede oturup ona bakıyorum. Yüzü tanıdık, ama aynı zamanda yabancı. Gözleri benimki, burnu babaminkine benziyor, gülüşü ise artık tanıdık olmayan birinin gülüşü.

Üçüncü gün cenazeden sonra evime giriyor. Ben hâlâ Mehmetin sevdiği, şeker eklemeyen, ama sütlü kahvesini demli demli içiyorum. Ahmet mutfak masasına oturup önüme araba anahtarlarını ve pasaportu bırakıyor.

Anne, çok düşündüm. Huzurevinde kalman daha iyi olur. Orman içinde, sessiz, huzurlu bir yer. Hava daha temiz, komşular da senin gibi emekliler. Tek başına dairede oturmak zor. Babanın hastalığını hatırlıyorsun, sen de aynı şeyleri yaşayabilirsin, diyor.

Sözünü tamamlamadan, Sen de ölmek isteyebilirsin demek istemiş gibi bir his alıyorum. Ben susuyorum, kahvemizi içiyorum. Dudaklarım yanıyor ama susamıyorum ki titremesin, bağırmasın, ona fincan atmasın.

Babanın işi artık benim. Beş yıl önce her şeyi bana devretmişti. Onun daima beni düşündüğünü, kırılmamam için her şeyi ayarladığını biliyorum. Mehmet, ölümünden bir yıl önce her şeyi Ahmete devretmişti, ben de buna itiraz etmemiştim. Olur, oğlum yanımda olur, bana bakar, demiştim. Kendi kendime aptalca bir kadın olduğumu düşündüm.

Ahmet devam ediyor: Sen tek başına orada kalamazsın. Yorgunsun, yaşlısın. Son sözlerini neredeyse şefkatle, bir hastalığı rapor eder gibi söylüyor. Ne zaman? diye soruyorum.

Yarın sabah, her şey hazır. Eşyalarını toplamana gerek yok, ihtiyacın olan her şey orada. Seni ziyaret ederim, söz. diye yanıtlıyor.

Ertesi sabah Ahmet, Mercedesiyle geliyor. Ben valizimle çıkıyorum; içinde fotoğraf, pasaport, yıllardır gizlice biriktirdiğim birkaç yüz lira ve en sevdiğim tariflerin not defteri var. Ahmet bagajı açıp valizimi patates çuvalı gibi atıyor, sonra kapıyı açıyor. Haydi, demeden arabayı çalıştırıp bahçeden çıkıyor.

Sessizce yol alıyoruz. Şehir ardımızda, sonra banliyö, sonra orman. Yol çakıllı, çukur çukur. Camdan dışarı bakıyorum; ağaçlar, kuş sesleri, sessizlik. Ahmet, bu huzurevi tam nerede? diyorum.

O, omzundan bir bakış atarak: Göreceksin. diyor. Yaklaşık yirmi dakika sonra dar orman yoluna sapıyor. Araç tekerleği çukurlara takılıyor. Ben kapı kolunu tutuyorum, kalbim çarpmaya başlıyor; sadece sarsıntı değil, bir önsezin kıpırdanışı.

Araba durur, Ahmet dışarı çıkar, kapıyı açar. Çevrede kimse yok; sadece karanlık, sessiz bir orman. İşte senin yerin, der.

Ben ona bakıyorum, yüzü sakin, hatta bir nebze memnun. Yerim ne demek? diye sorarım.

Olduğu gibi, diye yanıtlar. Burada daha iyi olacak, sessiz, kimse seni rahatsız etmeyecek.

Yanına bir çanta koyuyor; iki gün yetecek kadar yiyecek var. Sen akıllı bir kadın, ne yapacağını bileceksin, diye ekliyor. Başımda beyaz bir gürültü gibi bir ses yükseliyor, sanki dünya susturulmuş.

Beni burada mı bırakıyorsun? Ormanda mı? diye sorarım.

Omuz silker: Bırakmıyorum. Serbest bırakıyorum. Zaten yakında gideceksin. Neden daireyi, şehri tutasın? Beni rahatsız ediyorsun. Açıkçası bir hatırlatıcı gibisin, beni bir şey hissettirmeye zorlayan. diyerek bir alışveriş listesi okur gibi konuşur.

Ben, Ahmet, diye fısıldarım, Ben senin annenim.

O, Evet, şimdi bir obuzsun, diye cevap verir, Üzgünüm, ama bu herkes için daha iyi.

Ahmet arabayı çalıştırır, ben kapıya koşarım, kolu tutarım: Ahmet! Bekle! Her şeyi veririm! Daireyi, parayı, her şeyi! Beni burada bırakma! diye bağırırım.

Gaz pedalına basar, araba ileri fırlar. Ben yere düşer, dizim bir taşla çarpışır, çığlık atarım, arabaya doğru sürünürüm ama o bile bakmaz.

Yerimde oturmuş, dizimi tutarım; çorapların arasından kan süzülür. Acı sadece fiziksel değil, içeriden bir yara. Çantayı açıp su şişesini, sandviçleri, çikolata alırım. Ahmet benim hemen ölmemesini, vicdanının rahat etmesi için bir şans vermiş gibi görünüyor.

Çikolatayı yer, suyu içer, ayağa kalkarım, etrafa bakarım.

Ormanın içinde sadece ağaçlar, yol yok, insan izi yok, sadece hayvan patikaları ve derin bir sessizlik var; kulaklarım çınlıyor.

Yürümeye başlarım, nereye gideceğimi gözetmeden. Belki yola, belki nehre, belki ölüme. Umursamıyorum.

Bir saat sonra dar bir dere bulurum; elimi suyla yıkar, yıkanırım, kendi yansımama bakarım; beyaz saçlar, kırışıklar, boş gözler… Yaşlısın, der bir ses içimde.

Evet, yaşlıyım ama ölmemişim.

Geceyi bir çam ağacının altında geçiririm; battaniyeye sarılır, soğuktan değil, hınçtan, acıdan titriyorum.

Mehmeti, onun nane çayıyla beni hasta olduğumda nasıl rahatlatır, elini tutar, Sen benim dayanağımsın derdi hatırlarım. Şimdi ise ben bir çöp, atılmış bir eşya gibi hissediyorum.

Ölmek istemiyorum, burada değil, bu şekilde de değil.

Sabah yine yürürüm, gün boyu bir amaç olmadan dolaşırım; oturup çılgınca düşünmeden kaçınmaya çalışırım.

Üçüncü gün bir toprak yol bulurum; bir kamyon durur. Sürücü, elli yaşlarında, nazik bir adam.

Büyük hanımefendi, nereye? der.

Ana şehre, oğluma, diye cevap veririm; aklıma gelen ilk şey bu olur.

Adam başını sallar, kapısını açar: Binin, götürürüm.

Yolda sessiz otururum; radyo eski bir şarkı çalar. Gözlerimi kapatıp ağlarım; üç gün içinde tutamadığım gözyaşları şimdi bir nehir gibi akıyor.

Sürücü otobüs terminalinde durur, bana su şişesi ve bir sandviç uzatır: Endişelenme, her şey düzelecek. der.

Şehrin polis karakoluna giderim, her şeyi eksiksiz anlatırım; gözyaşı olmadan, süslemeden, sadece gerçekleri.

Memur not alır, başını sallar: Delil olmadan ne yapabiliriz? Sizi dövdüğünü, tehdit ettiğini kanıtlayamıyoruz, sadece ormanda bırakmış. Hayatta kalmanız iyi ama suç sayılmaz. der.

Onu izlerim; üniforması, kayıtsız bakışları.

Yine bir başkasına da aynı şeyi yapabilir mi? Ceza almayacak mı? diye sorarım.

Delil yoksa, ne yazık ki hayır, diye yanıtlar, Bir avukata ya da sosyal hizmetlere başvurabilirsiniz, belki konut yardımına… der.

Yağmur hafif bir çise çise başlar; insanlar koşuşturur, kimse yaşlı bir kadını çantasıyla görmez.

Kütüphaneye girer, ücretsiz interneti açarım; araştırma yapar, mektuplar yazar, savcılığa, insan hakları komisyonuna, gazetelere, bloglara gönderirim.

Bir hafta içinde yerel bir gazeteden bir telefon alırım; genç bir gazeteci, gözleri parlayan bir kadın: Emine Hanım, lütfen anlatın, yayımlayalım, halkın bilmesi gerekir, diye sorar.

Her şeyi anlatırım; süslemeler yok, sadece gerçekler.

Üç gün içinde haber çıkar; başlık: Oğul annesini ormanda bıraktı: Senin yerin burada. Fotoğrafım, cenaze kıyafeti, boş gözler.

Saatler içinde yüzlerce yorum, binlerce paylaşım; insanlar kızıyor, ağlıyor, adalet istiyor.

Ertesi gün Ahmetten bir telefon çalar.

Anne, ne yaptın? diye bağırıyor.

Hayattayım, derim.

Beni öldürüyorsun! İşimi kaybettim! Karım gitti! Çocuklar okula gitmekten utanıyor! Ne yaptığını anlıyor musun? diye haykırıyor.

Anlıyorum, diye cevaplarım. Beni ormanda bıraktın. Dünyaya söyledim. Haklısın.

Geleceğim. Her şeyi geri alacağım. Daireyi, parayı, her şeyi! diye bağırır.

Geç kaldı, derim. Ben senin dairen isteğim yok. Senin annesinin çöp olmadığını, yaşlılığın bir mahkumiyet olmadığını, insanın nesne olmadığını anlamanı istiyorum.

O susar, sonra gerçek bir ağlama sesi çıkar; ilk kez hayatında.

Üzgünüm, der. Beni affet.

Affederim, derim. Gel, çiçek getir. Para değil, çiçek. Ve Anne, seni seviyorum de. Samimi olursan inanırım.

Bir hafta sonra gelir; sarı lale getirir, benim en sevdiğim çiçekler. Diz çöküp ellerimi öper, gözyaşları dökülür.

Ben ona bakarım; gözleri, korku, pişmanlık, değişen bir bakış. Kalk, derim. Ben Tanrı değilim, ben anneyim ve seni affediyorum.

Şimdi bir huzurevinde değil, deniz kenarında, balkonu olan küçük bir dairede yaşıyorum; martılar, güneş, deniz.

Ahmet haftada bir kez beni ziyaret eder; yemek, çiçek, çocukları ve işini anlatır. Değişti mi, yoksa sadece rol yapıyor mu, fark etmez; gözlerinde hâlâ korku, beni kaybetme, affedilme korkusu var.

Yanına geri dönmedim, aynı çatı altında yaşamadım, ama onu itmediğim için pişman değilim; herkesin bir kefareti hak ettiğini biliyorum, hatta bir anneyi ormanda bırakan bir oğul için bile.

Akşamları balkona çıkar, denizi izler, Mehmeti düşünür, onun beni nasıl gururlandığını hayal eder; sadece hayatta kalmamı değil, acımaz kalmamı, kırılamamı, sessiz, teslim olmamış bir kadın olmayı.

Yaşamaya devam ediyorum; güçlü, bir anne, bir insan.

Yerim ormanda değil, benim karar verdiğim yerde. Bugün deniz kenarında, yarın dağlarda, belki yeni bir dairede, torunlarla, çiçeklerle dolu bir pencerede.

Çünkü ben bir nesne değil, bir insanım; yaşam, sevgi ve saygı hakkım var.

Beni ormanda bıraksalar da, Senin yerin burada dese de, ben başka bir yer seçiyorum. ve bu benim hakkım.

Rate article
Lifequest
Kocamın cenazesinden sonra oğlum beni orman yoluna götürdü ve dedi ki: “Burada senin kaderin.