Bugün bir kez daha geçmişin gölgesinde dolaşıyorum; aile içinde süregelen çatışmaların izlerini ve içimde biriken hisleri kağıda döküyorum.
O adamı sevmiyorum! O benim babam değil! Bırakın gitsin, onsuz da yaşayacağız diye bağırdı Elif, gözleri öfkeyle parıldayarak üvey babasına. Ben ise bu aile içi kavganın nedenini kavrayamıyordum. Neden barış içinde yaşanamıyordu? Ailedeki tutuşan duygular neydi, bir türlü anlayamadım.
Elifin annesinden doğan küçük kız kardeşi Eda da vardı. Eda, Elifin annesi ile üvey babası arasından doğmuş ortak çocuğuydu. Bana göre, üvey baba hem Elife hem de Edaya aynı şekilde davranıyordu; ama bu dışarıdan bir bakıştı. Gerçekte Elif, okul çıkınca evine bir an bile erken gelmezdi. Üvey babasının evden çıkışını sabırla hesaplar, artık rahat edeceğim diye düşünürdü. Fakat Tanrının izniyle planı bozulur, babası hâlâ evde olunca Elif kıyıya vuran fırtına gibi içi içine sığmaz hâle gelirdi.
Fısıldayarak bana seslenirdi:
Bu evde kal! Merve, odama otur.
Kendi kendine banyoya kilitlenir, üvey babasının çıkmasını beklerdi. Kapı kapandığında ise özgürce dışarı çıkar, derin bir nefes alırdı:
Nihayet gitti! Merve, sen babanla birlikte şanslısın; ben ise burada yalnızım. Ne kadar da hüzünlü diye iç çekti. Hadi, Merve, mutfağa gidelim, bir şeyler yiyelim.
Elifin annesi ev işlerinde bir ustaydı. Bu ailede yemek adeta bir ibadetti; kahvaltı, öğle yemeği, ara öğün, akşam yemeğihepsi saatinde, kalori ve vitamin hesabıyla. Ne zaman Elifin evine misafir gelsem, masada sıcak bir yemek bulurdu. Tüm tencere ve tavalar bir peçeteyle örtülmüş, yiyecek bekleyen elleri selamlar gibi dururdu.
Unutmadığım bir diğer şey, Elifin, on yıl büyükten küçük Edaya karşı tutumu; ona kırıcı sözler söyler, alay eder, kavga ederdi. Yıllar geçse de bu iki kız bir gün su gibi akışkan bir bağa dönüşecekti.
Elif evlenecek, bir çocuğukızınıdoğuracaktı. Sonra, üvey babası hariç bütün aile, kalıcı olarak Almanyaya göç edecekti.
On iki yıl sonra Elif bir kız daha doğuracak. Eda hâlâ bekar kalacak, ama Elifin iki kızının büyümesinde ona destek olacak. Uzun yıllar sonra, uzak bir ülkede, aile daha da kenetlenmiş olacaktı. Elif, babasıyla ölümüne kadar mektuplaşacaktı; babasının başka bir eşi olmuştu, Elif ise babasının tek kızıdır.
Ben ise, tam bir aile ortamında, anne ve babasıyla büyümüş olmama rağmen, arkadaşlarımın çoğu eksik bir baba figürüyle büyümüştü. Çocukluğumda, onların üvey babalarına karşı ne tür şikayetleri olduğunu fark etmemiştim. Gerçek şu ki, bu kızların hayatı pek de tatlı değildi.
İremin annesi ve üvey babası alkol bağımlısıydı. İrem onlardan utanır, hiç kimseyi evine davet etmezdi. Üvey babası azarlayacak, annesi ise ona bir tokmağıyla destek olacaktı. Ancak on beş yaşına geldiğinde İrem, her türlü baskıya karşı koyabilecek güce ulaşmıştı; bu yüzden babası ve annesi artık ona dokunmaz oldu.
Merve, doğum günümde gel, dedi İrem neşeyle.
Ben şaşkınlıkla sordum:
Evine mi? Biraz korkuyorum, İrem. Üvey babam bizi atar mı?
Gelmeye cesaret et! Onun otoritesi bitti. Annem bana gerçek babamın adresini verdi; o artık benim koruyucum. Baba çok yakında yaşıyor. Gel, Merve. Annem hazırlıklara başladı, heyecanlı.
İremin on altıncı doğum günü geldi. Bir hediye hazırladım, kapıyı çaldım. Kapıda şık giyinmiş İrem karşımda:
Merhaba, arkadaşım! İçeri gel, masaya otur.
İremin annesi ve üvey babası masanın yanında duruyordu. Sessizce selam verdim, çift de aynı anda başını salladı.
Masada, eski bir çuvalın üzerine serilmiş bir tablada büyük bir tencere pilav, dilimlenmiş ekmek ve bardaklarda limonata vardı. Bardakların üzerinde çıtır çıtır ince hamurlar bulunuyordu. Hepsi basitti, ama İrem bu özel ikramlarla gurur duyuyordu.
Günlük hayatımızda aile ne yiyordu diye düşündüm; aklıma doğum günüm geldi. Annem bütün gün ocağın başında, çorba, kebap, balık, börek, pasta, meyve suyu ve komposto yapardı. Her evin kendine özgü lezzetleri vardı.
Ben şaşkınlığımı gizleyerek pilavı ekmekle birlikte yedim, limonata içtim. Hamuru çok kırılgan olduğu için kenara bıraktım, masayı kirletmek istemedim.
İremin annesi ve üvey babası sessizce masada oturup bizi izliyorlardı. Odada, köşede bir yatak vardı; üzerine İremin büyükannesi oturmuş,
Zeynep, içme, unutma ki beni besleyecek birine ihtiyacın var, diyordu.
İrem utanarak:
Anneanne, merak etme, annem içki içmez. Sadece limonata var, alkol yok.
Büyükanne, sakinleşip duvara dönüp mırıltı yaptı:
Lezzetli ikram için çok teşekkür ederim! dedim, masadan kalktım.
İrem ve ben çabuk ayrıldık; gençliğin tadı, eğlencelerimizle dolu. Yaşlılarla uzunca saatler oturmak genç kızların işine olmaz.
İrem, bir yıl içinde annesini, üvey babasını ve büyükannesini kaybedecek; yirmi beşinde yalnız kalacaktı. Evlenmeyecek, çocuk sahibi olmayacaktı. Çevresinde beğenilen gençler olsa da, hiçbirini tutturamadı. Çıkan adayların birinde, eski eşimin adı da vardı
Ben, eski eşimi kendim gibi bir yere yerleştirecekti; ama o da onunla mutlu olamayacaktı. Arkadaşımın karakteri pek uyumlu değildi.
Başka bir zaman, Dilarayla çok yakın olduk; ikimiz de on dört yaşındaydık. Dilara, büyük kız kardeşi Ayşe ile yaşıyordu. Ayşe on sekizinde, olgun ve erişilmesi zor bir genç kızdı. Ciddi, mantıklı ve sorumluluk sahibiydi.
Anneleri haftada bir kez gelerek kızlarına market alışverişi getirir, yemek hazırlar, birinci eşiyle yaşamaya devam ederdi. Ayşe birinci evliliğinden, Dilara ise ikinci evliliğinden doğmuştu. Anne, ikinci eşle birkaç yıl kaldıktan sonra Ayşenin ilk eşiyle barıştı, böylece Dilaraya daha fazla özgürlük tanındı.
Dilara evlenecek, bir kız doğuracaktı; fakat kocası uzun bir hapse girecek, Dilara ise alkolle mücadele edecek, ve kırk iki yaşında kız kardeşi Ayşe, onun ölü bedenini bulacaktı.
Nisan, sınıfımızın onuncu sınıfına yeni katılan bir kızdı. Onunla hemen arkadaş olduk; güzel, ince yapılı, tatlı bir sesi vardı. Çocuklarımız ona hayranlıkla bakardı, ama Nisanın bir sevgilisi, Kıvanç vardı. Kıvanç ders bitiminde arabasıyla gelerek tanrıçamı alıp bilinmeyen bir yere götürürdü.
Nisanın babası on yaşından önce vefat etmişti. Nisan okulda pek başarılı olmasa da şarkı söyleme konusunda iyiydi; Kıvanç ve o bir grup kurup okul etkinliklerinde sahne alırlardı. Kıvanç askere gittiğinde Nisan onu istasyona uğurladı, gözyaşı döktü ama beklemedi. Bir çocuk doğurdu, annesiyle birlikte annesinin evinde büyüdü.
Kıvanç askerlikten döndü, tanrıçamı affederek yanına almayı teklif etti; Nisan reddetti:
Beni hep suçlayacaksın, ben yalnız kalmak istiyorum.
Gelecekte Nisan, bir köylünün evine gider, kırsalda yaşamaya karar verir.
Tüm bu arkadaşlarım aynı anda hayatımda vardı, ama birbirleriyle pek dost değillerdi; hatta birbirlerine tahammül edemezlerdi.
Şimdi nadiren Lale ile iletişime geçiyorum; o benim çocukluk arkadaşım. Lale, ailesini her şeye rağmen korumaya kararlı:
Kızlarımın benim gibi bir üvey babayla yaşamasını istemiyorum. Eğer bir şeyler çözülmek zorunda kalırsa, kan bağları olan babayla, yabancı bir amcayla değil, gerçek babamla anlaşmak isterim. Üvey baba, hayatımın en büyük travması.
Bazen Lale ile okul zamanlarımızı hatırlar, gülüşürüz. İrem ve Nisanın izleri ise zaman içinde silinmiş gibi.
Bugün bu satırları yazarken, geçmişin gölgesini ve umutların ışığını birleştiriyorum; umarım yarının güneşi, kırgın kalplerimizi ısıtır.




