Ayşegül, yaşlılıkta mi delirdin! Torunların okula gitti, nasıl bir düğün planlıyorsun? diye bağırdı kardeşim, kulağıma çaldığı an. Ben de ona evlenmek istediğimi söylemiştim, o da aynı anda bu sözleri savurdu.
Hafta içinde Tolga ile nikah kıyacağız; bunu Ayşegüle haber vermek zorundaydım. Elbette törene gelmeyecek, çünkü biz ülkenin iki ucunda yaşıyoruz; ben Ankarada, o İzmirde. Altmış yaşında birini gırgırcı gibi çığlık atarak süslemek de niyetimizde yok. Sessiz bir nikah, iki başımıza kalacak.
Nikaha gerçekten çıkmak zorunda değil miyiz, diye düşünseydim de Tolga ısrar etti. O, benim aklımın bir köşesindeki kibar delikanlı: kapıyı önceden açar, arabadan inerken elimi tutar, ceketimi giydirecek kadar naziktir. Ben bir damadım, kağıt üzerindeki damat gibi bir damat olsam da olur, diyerek çıkıp evlenmek ister miyim? diye sorar. Beni hala genç bir delikanlı gibi görür; saçları hafifçe beyazlaşmış, ama hâlâ gönlünde bir çiçek açar gibi.
İş yerinde ise yalnızca adı ve baba adıyla çağrılır, ciddi, disiplinli bir adamdır. Orada otuz kırk yıl gençleşir, aniden bana sarılıp sokakta dönüp durur. Ben utangaç ama sevinçliyim, İnsanlar bakıp gülecek, derim. O da Kimseyi görmüyorum, sadece sen varsın diye cevap verir. Birlikteyken, sanki bütün dünya yalnız bize aitmiş gibi hissederim.
Kardeşim Ayşegüle her şeyi anlatmam gerekiyordu. Onun onayını arıyordum, yargılanacağı korkusuyla sessiz kalamazdım. Cesaret topladım ve telefon açtım.
Ayşegül dedi sesini duyunca, Ah, sen de mi evleniyorsun! Veli’yi henüz bir yıl önce kaybettik, senin yerine birini bulmuşsun! diyerek şaşırdı.
Kardeşimin tepkisini beklemiyordum; ama asıl sorun benim eski eşim Veli’nin anısıydı.
Tanıdığım, ben de hatırlıyorum diye araya girdim. Peki, bu bekleme süresi ne kadar? Hangi rakamı söyleyebilirim ki, beş yıl sonra hâlâ mutlu olabilirim, kimse beni yargılamasın?
Ayşegül bir an düşündü:
Bence en az beş yıl beklesen iyi olur.
Yani Tolgaya Beş yıl sonra gel, ben hâlâ yas tutuyorum dememi mi istiyorsun? diye sordum.
Ayşegül suskun kaldı.
Ne fayda var? Beş yıl sonra da eleştirilecek birileri çıkar, ama benim onlarla ilgim yok. Senin görüşün benim için önemli, eğer ısrar edersen, bu evliliği iptal ederim dedim.
Çok sert olmak istemem, ama evlenin hemen dedi. Seni anlamıyorum, ama sen hâlâ ayakta kalamazsın. Bir yıl daha sabret, vicdanını dinle.
Ben vazgeçmedim.
Hâlâ bir yıl daha bekleyelim. Ya Tolga ile bir yıl kadar bir ömür kaldıysa ne olur? diye sordum.
Kardeşim burnunu çekti:
İstediğin gibi yap. Herkes mutlu olmak ister, ama sen yıllardır mutlu bir hayat yaşadın
Gülerek cevap verdim:
Gerçekten mi? Yıllarca mutlu olduğumu mu düşündün? Aslında bir işçi koçuydum. Hayatı farklı yaşayabileceğimi hiç fark etmemiştim. Veli iyi bir insandı. Onunla iki kızımız oldu, şimdi beş torunum var. O, aileyi her şeyden önce tutardı; ben de ona katlanırdım. İlk başta aile için çalışır, sonra çocuklarımızın aileleri için, sonunda torunlarımız için. Şimdi geriye bakınca, bu bir koşu gibiydi, ara vermeden, öğle yemeği bile yoktu.
Kızımız evlenince, bir köşkümüz olmuştu, ama Veli büyük bir çiftlik kurmayı hayal etti: torunlara ev yapımı et, bir hektar araziyi kiralayıp hayvan beslemeye başladı. Sabah beşte kalkar, bütün gün çiftlikte çalışır, şehirden nadiren geçerdi. Arkadaşları telefonla arar, Oğlum denize gitti, bir diğeri tiyatroya gitti derdi. Ben ise Benim tiyatroya gidemem, hatta markete bile çıkamam diye yanıt verirdim.
Bazen ekmek yok, hayvanlar bizi bağlarken iki gün aç kalırdık; tek güç kaynağımız çocukların ve torunların doyurulmuş karnıydı. Büyük kızımız çiftlik sayesinde arabasını değiştirdi, küçük kızımız evde onarım yaptı; çabalarımız boşa değildi. Bir gün eski bir iş arkadaşı, Lale, seni buralarda gördüm, neredeyse ölü gibi; neden kendine eziyet ediyorsun? dedi.
Nasıl ki? Çocuklar büyüdü, onlar kendilerine bakar, ben de dinlenmeliyim diye yanıtladım.
O an kendi için yaşamak ne demekti anlayamadım, ama şimdi biliyorum: istediğin kadar uyuyabilir, markete rahatça gidebilir, sinemaya, havuza, kayak yapmaya gidebilirsin. Kimse bundan zarar görmez; çocuklar yoksullaşmaz, torunlar aç kalmaz. En önemlisi, sıradan şeylere yeni bir gözle bakmayı öğrendim. Önceden bahçede düşen yaprakları toplarken çöp gibi derdim; şimdi o yapraklar bana neşe getiriyor. Parkta yürürken ayaklarımla çırpıp çocuğum gibi gülümserim. Yağmur artık beni ıslatmaz; bir kafede camdan izlerim. Bulutlar, gün batımları, çıtırcı kar Şehrimiz ne kadar güzel! Bütün bunları Tolganın gözleriyle gördüm.
Velinin ani kalp kriziyle ölümünden sonra hayatım bir rüyaya döndü. Çabuk bir ambulans gelmedi, o an bir anda her şey yıkıldı. Çocuklar çiftliği, köşkü satıp beni şehre geri taşıdı. İlk günlerde deli gibi dolaşır, sabah beşte uyanır, evde ne yapacağıma şaşırırdım.
Tolga hayatıma girdiğinde, ilk yürüyüşümde beni parkta gezdirdi. O, komşum ve damadımın arkadaşıydı; bahçeden eşyaları taşıyamamıza yardım etti. Başta bana hiç ilgi duymadığını, üzgün bir kadını gördüğünde acıdığını itiraf etti. Hayatını yeniden doğurmak istiyorum, dedi, bana bir dondurma aldı, sonra gölete kadar yürümeyi teklif etti. Çeşme kenarında oturduk, ben kazıktırmış ördekleri izlerken, Ördeklerin bu kadar komik olduğunu hiç düşünmemiştim, dedim. Sadece ekmek verirdik, şimdi oturup izliyorum.
Tolga elimi tutup, Sabırla bekle, sana gösterecek çok şey var! dedi. Ben çocuk gibi yeni bir dünyaya merakla bakmaya başladım. Bir gün, her anın gerçek olduğunu fark ettim; onsuz yaşayamam diye düşündüm.
Kızlarım bizim ilişkimizi ihanet olarak niteledi, babamı anımsamama suçladı. Çok üzüldüm, kendimi suçlu hissettim. Tolganın çocukları ise sevinçle Artık babam huzurlu dediler. Tek yapacak şey, bu hikâyeyi Ayşegüle anlatmaktı; bunu ertelediğim bir şeydi.
Nikah ne zaman? diye sordu Ayşegül uzun bir konuşmadan sonra.
Bu Cuma dedim.
Ne diyebilirim? Yaşlılıkta mutluluk ve sevgi diyerek soğukça veda etti.
Cuma günü Tolga ile marketten alışveriş yaptık, şık kıyafetler giyindik, taksiye bindik ve nikah dairesine gittik. Arabadan inerken şaşkınlık içinde donakaldım; girişte kızlarım damatlarla, torunlarıyla, Tolganın çocuklarıyla ve en önemlisi Ayşegül bir buket beyaz gül tutmuş, gözyaşlarıyla bana baktı.
Lale! Beni mi atlatıyorsun? diyemedim.
Kime evleneceğimi görmek zorundayım, diye gülerek cevap verdi.
Görünüşe göre, düğün gününe kalan günlerde herkes telefonla bir masa ayırtmış, kafenin bir köşesinde buluşmuş. Son günlerimizi bir kutlama gibi geçirdik. Tolga artık herkes için bir baba, ben hâlâ bu mutluluğa inanmakta zorlanıyorum; öyle bir sevinç ki, neredeyse nefes alamıyorum.




