17 Şubat, Pazartesi
Bugün yine bahçenin kapısının önünde bir köpek belirdi. Çirkin, kara tüyleri çirkin bir sokak köpeği, kaburga kemikleri dışarıda görünüyor gibiydi. “Ahmet Bey,” diye bağırdı içimden, “yine o pis kulaklı canavar!” derken çizmelerimi bağlayıp kapıya yöneldim. Bir çubuk salladım; köpek sıçradı ama kaçmadı. Beş metre uzakta oturdu, sadece gözleriyle bakıyordu.
“Köpeği kovma,” diye seslendim küçük kız çocuğunu, Gülbahar, omzumdan tuttu. “Acıktı, üşüdü belki.”
“Benim kendi dertlerim var,” diye aldırdım. “Parazit taşıyabilir, hastalık bulaştırabilir. Buradan git!” Köpek kuyruğunu kıvırdı, geri çekildi, ama ben oda kapısını kapattığımda tekrar geri döndü.
Gülbahar, babasını dağda kaybettikten altı aydır benimle yaşıyordu. Ben hiç çocuklarla iyi anlaşmamıştım; sessizliğe, kendi rutinime alışmıştım. Oysa bir akşam, çocuğun gözleri hep aynı soruyu soruyordu: “Baba ve anne ne zaman döner?” Açıklamayı bir türlü bulamıyordu; hiç dönmeyeceklerdi. Ben sadece kekeleyip gözlerimi kaçırıyordum. İkimiz de zor günler geçiriyorduk, kaçacak bir yer yoktu.
Öğleden sonra büyükbabam televizyonun önünde uykuya dalmışken, Gülbahar sessizce bahçeye süzüldü, elinde çorba kalıntılarıyla dolu bir kase. “Barış, gel buraya,” diye fısıldadı. “Sana bu adı verdim, güzel bir isim, değil mi?” Köpek sakince yaklaştı, tabağı yaladı, ardından başını ön patilerine koydu ve minnetkar bir bakış attı.
O günden sonra Barış evden ayrılmadı. Kapının önünde nöbet tutar, Gülbahar’ı okula götürür, geri dönerdi. Ben dışarı çıktığımda köydeki herkes duyurdu: “Yine o! Ne kadar dayanır?” Barış ise biliyordu: Adam bağırsa da ısırmaz.
Komşumuz, Saffet Korkmaz, çit başında sigara tiryakisi, bu sahneyi izlerken bir gün seslendi: “Ahmet, ona bu kadar kötü davranma.” “Ne demek istiyorsun? Köpek diş gibi!” “Belki de Tanrı ona bir işaret gönderdi.” Ben sadece hırıltımı duyurdum.
Bir hafta geçti; Barış hâlâ kapının önünde duruyordu, soğukta, dondurucu rüzgarlarda. Gülbahar gizlice ona yemek veriyordu, ben ise hiçbir şey görmediğimi iddia ediyordum. “dedim ki, Barış’ı içinde tutalım?” dedi Gülbahar akşam yemeğinde, “burada daha sıcak olur.” “Hayır! Evde hayvan yeri yok!” diye yumrukla masaya vurdum. “Ama o…” “Yeter! Benim sabrım tükeniyor!”
O gece uyuyamadım; sabah pencereden baktığımda Barış karın üzerinde kıvrılmış bir şekilde uyuyordu. “Ölür,” diye düşündüm, içim bir an buruklaştı. Cumartesi günü Gülbahar buz pateni için gölete gitti. Barış da peşi sıra koştu. Gülbahar buzun ortasına koştu, buz ince bir ses çıkardı, ardından çatladı ve Gülbahar suyun içine düştü. Soğuk, kara su içinde boğulmaya başladı, çığlıkları dalgalarla boğuldu.
Barış bir an durdu, sonra koşarak eve yöneldi. Ben odun kesiyordum, köpeğin bağırışını duydum; çılgınca bir ses. Dönüp baktığımda köpek çit etrafında dolaşıyor, pantolonuma tutunuyordu. “Ne yapıyorsun, deli?” diye bağırdım, ama Barış bir şey demiyordu; sadece gözlerindeki çaresizlik vardı.
“Gülbahar!” diye bağırıp koşarak gelmeye çalıştım. Barış beni gölete yönlendirdi; suyun içinde zayıf bir ses duyuldu. “Tutun!” diye bağırdım uzun bir çubuk tutarak, Gülbahar’ı tutup kıyıya çekmeye çalıştım. Barış yanımızda koştu, havladı, cesaret verdi. Gülbahar’ı sudan çıkardık; cildi mavi, titriyordu. Ben karla ovayı sildim, ona dua ettim.
“Gülbahar, Barış nerede?” diye sordu. Köpek hâlâ yanımızdaydı, titriyor ama yaşıyordu. “Burada,” diye sesimi kısarak söyledim. O andan sonra Barış’a bağırmayı bıraktım, ama evde de almamaya devam ettim. “Neden?” diye sordu Gülbahar. “Çünkü burada bir yer yok.” Ben öfkeyle içimdeki kuralları savundum, içimde bir şeyler kıyandı.
Saffet bir gün çay içerken oturup konuştuk. “Duydun mu ne oldu?” dedi. “Evet,” dedim. “İyi köpek. Akıllı.” “Ona değer vermek gerekir.” Ben omuz silkeliyorum: “Değer vermek, köpekleri kovmak demek değildir.” Saffet başını salladı, “Hayatta bir canlı seninle birlikte hayatını kurtardı, sen ona nankörlük ettin,” dedi. Ben sinirlendim: “Onu doyurduk, darp etmedik, yeter!”
Şubat ayı sert karlı fırtınalarla geçti. Karlar ayak bileğime kadar birikti, yolları temizlemek zorundaydım. Barış hâlâ kapının önünde, ince bir iskelet gibi, tüyleri dökülmüş, gözleri solmuştu ama yine de bekliyordu.
“Gülbahar, ona bak,” dedim, “O zaten burada kalmak istiyor.” “O bizim değil mi?” diye sordu, gözyaşları içinde. “Biz ona bir şey borçlu değiliz!” dedim. “Biz ona bir şey vermedik.” Gülbahar sessizce “O bizi kurtardı, bir yer vermeliyiz,” dedi. “Hayır! Ev hayvanat bahçesi değil!” dedim, yumrukla masayı çarparak. Gülbahar çığlık attı ve odasına koştu; ben gazeteyi okumaya devam ettim, ama kelimeler boş geldi.
Gece bir fırtına çıktı; ev sallanıyordu, pencereler çınlıyor, kar duvarları dövüyordu. Yatakta dönüp duruyordum, “Köpek havası,” diye düşündüm, kendimi eleştirdim: “Bana ne? Başımın derdi bu mu?” Ama bir fark vardı; içimde bir şey kırılmıştı.
Sabah rüzgar dindi, dışarı bakınca bahçe tamamen beyazdı; tek bir bank kalmıştı. Kapının önünde bir şey kar içinde beliriyordu. “Sanırım çöp,” diye düşündüm, ama kalbim hızla çarptı. Çıktım, kalın bir mont ve çizmelerle; kar dizlerime kadar çıkmıştı. Kapının yanına geldim, o beyaz yığın içinde Barış yatar haldeydi, sadece kulakları ve kuyruğu görülebiliyordu.
“Öldü,” diye düşündüm, ama bir şey kırıldı içimde. Karı süpürüp köpeği fark ettim; hafifçe nefes alıyordu, garip bir hışıltıyla. “Aman Tanrım,” dedim. Barış başını kaldırmaya çalıştı, ama güç yetmedi. Ben ona baktım, “Vay be, neden gitmedin?” diye mırıldandım. Sarsılmış bir sesle köpeği kucağıma aldım, hafif bir beden ama hâlâ sıcaktı.
Onu içeri taşıdım, mutfağa koydum, şöminenin yanına eski bir battaniyeye serdim. “Dedim ki,” diye bağırdım, “Şimdi ısın.” Gülbahar, pijamalarıyla içeri koştu: “Dedeyim, ne oldu?” “Barış donmuştu, şimdi ısıtacağız,” diyerek su kaynattım ve sıcak süt ekledim. Gülbahar, “Canlı mı?” diye sordu, gözleri parladı. “Evet, canlı. Süt ver, içsin,” dedim. Köpek yavaşça başını kaldırdı, bir yudum aldı, sonra başka bir yudum. Gülbahar ve ben onu izlerken bir mucize gibi hissettik.
Akşam olduğunda Barış hâlâ yerde oturuyordu; akşam yemeği sonrası titrek ayaklarıyla mutfakta dolaşıyordu. Ben ara ara ona bakıyor, “Bu geçici, anla,” diyordum. Gülbahar sadece gülümsüyordu; gizlice en iyi et parçalarını ona veriyordu, daha sıcak bir köşe buluyor, başını okşuyordu. “Bırakmaz,” dedi kız, “Artık asla kovmayacağız.”
Sabah erken uyandım; Barış ocak yanındaki halının üzerinde bana bakıyordu, sanki bir şey anlatmak istercesine. “Hayatta kaldın mı?” diye homurdandım, pantolon bağlarken. Köpek kuyruğunu salladı, bir an gözleri temkinliydi, sanki yine kovulmayacakmış gibi.
Kahvaltıdan sonra dışarı çıktım, çitin kenarında dolaştım, eski bir ahırı kontrol ettim; on yıl kadar kimse orada oturmamıştı. “Barış!” diye bağırdım. Gülbahar ve köpek koşarak geldiler; Barış artık bana bakmıyordu. Ahırın çatısı çürümüş, duvarlar yosun tutmuştu. “Düzeltmek lazım,” dedim, “Yapacak bir şey var.”
Gülbahar anlamadı: “Neden, dede?” “Çünkü boş bir yer, işlevsiz. Düzen lazım,” diye cevapladım. Tahta, çivi, çekiç alıp tamir etmeye başladım; küfür ederken bile bir şeylerin düzeleceğine inandım. Barış uzakta izliyordu, akıllı bir gözle bana bakıyordu.
Gün içinde yeni çatı kuruldu, eski battaniyeyi içeri koyduk, su ve mama kapları yerleştirdik. “Bu Barış için mi?” diye sordu Gülbahar nazikçe. “Başkasının mı?” diye sordum. “Evde yeri yok, dışarıda yaşamalı, köpek gibi,” diye bağırdım. Gülbahar sarıldı: “Teşekkür ederim, dede!” Ben bir el sallar, “Şikayet etme, geçici.” ama içimde bir bilginin eksik olduğunu biliyordum; Barış artık kimseye ihtiyaç duymuyordu, sadece bize.
Saffet gelip yeni ahırı gördü, gözleri gülümseyerek: “Gördün mü, Tanrı’nın gönderdiği bir işaret.” Ben iç çekerek: “Tanrı’ya bir şey demiyorum, sadece üzgünüm.” Saffet: “Kalbin iyi, ama saklı. İçindeki iyilik sadece içinde kalıyor.” Ben susup, köpeğin yeni yuvasını koklamasını izledim; Gülbahar onu severken, ben de aile olduğumuzu anladım.
“Barış, artık evin burada,” dedim sessizce. Köpek uzun bir bakış atıp ahırın yanına uzandı; kapıyı izliyordu, sanki evin insanlarını bekliyordu.
Bugün bu deneyim bana, sert kalplerin bile yumuşayabileceğini, bir canlının sadakatiyle öfkemizi eritebileceğimizi öğretti. Şefkat, zor zamanlar bile insanı değiştirebilir; bu yüzden her gün bir parça daha sevgi eklemeye çalışacağım.




