Eskiden bir zamanlar, komşum olan Hasan Beye evlendim; o sekizyüz iki yaşındaydı onu huzurevine gönderilmesin diye.
Delirdin mi sen! diye bağırdı kahvesini neredeyse döken kız kardeşim Duygu, kulağıma çaldı.
Birincisi, onun yaşı sekizyüz iki, sekizyüz iki değil dedim soğukkanlı bir sesle. İkincisi bir şey söylemek istiyorum.
Her şey, penceresinin altından duyduğum çocuklarının sohbetiyle başladı. Çocuklar yılda iki kez gelirlermiş: Babam hâlâ nefes alıyor mu? diye bakıp, bir kez daha kaybolurlarmış. Bu sefer, ona huzurevi broşürleri tutturmuşlar.
Baba, senin yaşın artık sekizyüz iki. Tek başına yaşayamazsın.
Ben sekizyüz iki yaşındayım, hastalıklara sekizyüz iki değil diye yanıtladı, boğuk ve sıcak sesiyle. Kendim yemek pişiririm, pazara giderim, hatta uykuya dalmadan dizi izlerim. Ben iyiyim!
Akşam, bir şişe şarapla ve çaresiz bir konuşma hazırlayan bir adam gibi kapımı çaldı.
Bana biraz tuhaf bir yardım lazım.
İki kadeh şarap ardından, tuhaf yardım bir nişan teklifi hâline döndü.
Sadece resmi bir şey, diyordu. Evli olursam, çocuklar beni bir yere gönderme zorluğu çekecek gözlerinden uzak.
Mavi gözlerine baktım; hâlâ içinde bir kıvılcım ve karakter yanıyordu. Boş bir daire, televizyon ve sessiz bir yalnızlık akşamlarımda bana hatırlatıyordu. O ise her gün Nasılsın? diye soran tek kişiydi.
Benim kazancım ne? diye sordum.
Faturaların yarısı, pazar günü güveç ve eve döndüğümde birinin beni beklemesi.
Üç hafta içinde, nikah memurunun önünde durduk.
Ben Sabah bulduğu bir elbiseyle,
O eski bir takım elbise, naftalin ve anı kokusuyla.
Şahitler köşe dükkanından satıcı ve kocası, kahkahalarını zor tutuyorlardı.
Öpün, gelin.
O, yanağımı öyle bir şak bir öptü ki, bir zarfı açmış gibi hissettim. Sonrası şaşırtıcı derecede kolay aktı:
Saat altıda kalkar, efsanevi beş şınavını yapar,
Ben ise dünün kahvesini içer, işten geç saatlerde uyurum.
Bu kahve değil, işkence, derdi.
Senin egzersizlerin ise sporun alayıdır, karşılık verirdim.
Pazar günleri evimiz güveç kokusuyla ve kahkahalarla dolar.
Hasan, hayatı boyunca sevdiği eşi ve artık babası olarak görülmeyen, sorun olarak nitelendirilen çocuklarını anlatırdı. Bir gün, o çocuklar kapıyı çalarak bağırdı:
O, onu kullanıyor!
Ben çok iyi duyuyorum! diye bağırdı mutfaktan. Ve kahven de çok kötü!
Bu evlilikten ne istiyorsunuz? diye sordu kızı, soğuk bakışlarıyla beni delip geçen.
Şarkı söyleyip kahvemizi doldurduğu yere baktım.
Neden? Çünkü yalnız değilim. Pazar günleri yemek yiyebileceğim biri var. Evdeyim diyebileceğim bir ses var. Gülümsememi gören bir insan var. Bu bir suç mu?
Kapı öyle bir çarptı ki, tartışmalarının sonunu koymuş gibi hissettim.
İki fincan kahve getirdi.
Beni deli sanıyorlar.
Yanlış değiller, gülümsedim.
Sen de delisin.
O yüzden mükemmel bir çiftiz.
Senin kahven hâlâ zehir.
Senin sporun ise bir çizgi film.
Ama aile var.
Kâkâ bir akşamüstü, gerçek olmayan bir aşkla, fincanlarımız çarptı.
Altı ay sonra hâlâ aynı:
Hasan hâlâ çok erken kalkıyor,
Ben hâlâ kahvemizi zehirli içiyorum,
Pazar günleri güveç ve mutluluk kokuyor.
Pişman mısın?
Bir saniye bile, diye yanıtlıyorum her defasında.
Biri evliliğimizi sahte diye düşünebilir. Benim için bu, hayatımda yaşanan en gerçek şeydir.




