Göksu yirmi beş yaşında, kilosu yaklaşık bir yüz otuz kilogram. Belki metabolizma bozukluğu ya da başka bir hastalığı var; kesin bir teşhis yok ama bedeninin ağırlığı bir kale gibi ona çarpar. Kendi kasabasındaki tek sağlık merkezine gitmek uzakta, pahalı ve neredeyse imkânsız.
Kasaba, haritanın köşesinde bir toz tanesi gibi, zamanını mevsimlere göre ayarlıyor. Kışlar donar, bahar çamur içinde uyanır, yaz sıcakta ağırlaşır, sonbahar ise yağmurlu hüznüyle süzülür. Bu yavaş akışta Göksunun hayatı birbirine dolanmış bir çamur gibi sürükleniyor; herkes ona sadece Göksu der.
Kendini bir çamurun içinde boğulmuş hissediyor; kocaman bir beden, yorgunluk ve sessiz bir umutsuzluk duvarı. İçinde bir sorun olduğundan şüpheleniyorbelki bir hastalık, belki metabolizma bozukluğuama uzmanlara gitmek ona çok uzak, çok maliyetli ve umutsuz bir çare gibi görünüyor.
Göksu, belediye çocuk evinde Kelebek adlı bir bakıcı olarak çalışıyor. Günleri çocuk pudrası, haşlanmış kahvaltılık ve sürekli ıslak zemin kokusuyla dolu. Büyük, sevecen elleri bir çocuğu sakinleştirir, on bir yatak düzenler, bir lekeyi siler ve çocukta suçluluk hissetmez. Çocuklar ona bayılıyor, yumuşaklığına ve sakin şefkatesine koşuluyor. Ancak bu sevgi, bakım evinin kapısının dışındaki yalnızlığına kıyasla ufak bir ödeme gibi.
Göksu, eski sekiz daireli bir blokta yaşıyor; bir zamanlar Sovyet dönemi mirası gibi kalmış. Bina odun kokusu yayar, gece tahta gıcırtıları çıkar ve güçlü rüzgârlardan korkar. İki yıl önce annesiyorgun, sessiz bir kadınbu evin duvarları içinde hayallerini gömmüş olarak vefat etti. Babasını hiç tanımamış; o, yıllar önce kaybolmuş ve geride sadece toz bir fotoğraf bırakmış.
Yaşam koşulları zor: soğuk su, paslı musluklar, dışarıda tek tuvaletkışın buz bir mağara, yazın ise bunaltıcı sıcaklık. En büyük dert ise soba; kışın iki tam kamyon odun yakıyor, Göksunun dar maaşının son kalanını emiyor. Akşamları demir kapıdan alevi izlerken, sanki soba sadece odun değil, onun yıllarını, enerjisini, geleceğini de yakıyormuş gibi hissediyor.
Bir akşam, gölgeler odasını hüzünle doldururken, komşusu Nadide kapısını çalar. Nadide, yerel hastaneden temizlikçi, yüzünde yorgunluk kırışıkları, iki taze 2000 TLlik kağıt tutuyor.
Göksu, lütfen, Tanrıya şükür. Al, iki bin lira. Başımda kalmadı, affetdiye fısıldar para vermeye çalışırken.
Göksu şaşkınlıkla paraya bakar; iki yıl önce borcunu zihninde silmişti.
Tamam Nadide, ne de olsa…der Göksu, endişelenmemiş gibi.
Olmaz!der Nadide, sesini alçaltarak, sanki bir devlet sırrı veriyormuş gibi.Şimdi param var. Dinle
Nadide, sesini alçaltıp, bir zamanlar kasabaya gelen Orta Asya göçmenlerinden bahseder. Bir kişi, sokakta süpürgeyle çalışırken, ona garip bir teklifte bulunmuş: on beş bin TL. Vatandaşlıkları gerekiyor, çabuk evlenmek istiyorlar. Benim arkadaşıma Rıza, şu an burada, yakalanmak için kızım Şirin de yeni bir kaban alacak, kış geliyor. Nadide, Senin şansın ne? Para lazım mı? Evlenmek zorunda mısın? diye sorar.
Göksu, göğsündeki acıyı hissettiğinde bir saniyeliğine düşünür. Gerçek bir evliliği olmayacak; nişanlısı yok, hayatı çocuk evinin, marketin ve o odanın sınırları içinde. Ama para varon beş bin TL. Odun alabilir, yeni duvar kağıdı yapıştırabilir, bu solgun duvarları biraz neşelendirebilir.
Tamamder sessizce Göksu. Kabul ediyorum.
Ertesi gün Nadide, adayı getirir. Göksu kapıyı açtığında, büyük bir genç adam durur; uzun, ince, henüz hayatın sertliğinden etkilenmemiş bir yüz, koyu ve hüzünlü gözler.
Aman Tanrım, o hâlâ bir çocuk!der Göksu.
Genç adam dikilir.
Ben yirmi iki yaşındayımdiyer hafif aksanlı, neredeyse melodi gibi bir sesle.
İşte,der Nadide çabuk. Benimki olandan on beş yaş küçük, sizde fark sadece sekiz yıl. Adam en olgun hali!
Zagzageda evlenmeye hemen izin vermezler. Resmi bir memur, bir ay bekleyin, düşünün diye bir şart koyar. Göçmenler işlerini bitirip gider; ama genç, Ramazan, Göksuya telefon numarasını verir.
Yalnız bir şehirde olmak zorder, gözlerinde tanıdık bir kaybolmuşluk hâliyle.
Ramazan her akşam arar. İlk başta kısa ve çekingen konuşmalar, sonra uzun sohbetlere dönüşür. Dağlarını, oradaki farklı güneşi, annesini, Rusyaya gelme nedenini anlatır. Göksu da kendi hayatını, çocuk evini, evini, ilkbaharın toprak kokusunu anlatır. Kendini, telefonun karşısında neşeyle, kız gibi gülümseyerek bulur; kilosunu ve yaşını unutup gülüşür. Bir ay içinde birbirlerini, yıllarca evli çiftlerin bile bilmediği kadar yakından tanırlar.
Ay sonunda Ramazan döner. Göksu tek bir gümüş elbise giyer; dar ama vücuduna oturur. Kalp çarpıntısı, heyecan duygusuyla doludur. Tanıklar da genç, fit köylülerdir. Nikah süreci hızlı ve duygusuz ama Göksu için bir ışık patlamasıdır: yüzüklerin parıltısı, resmi sözler, gerçeğin tuhaflığı.
Nikah sonrası Ramazan onu evine götürür. Oda içinde ona bir zarf verir; içinde vaat edilen para vardır. Göksu elinde bir ağırlık hissederkararının, umutsuzluğunun ve yeni rolünün ağırlığı. Ardından küçük, kadife bir kutu çıkar; içinde zarif bir altın kolye vardır.
Sana hediyeder sessizce. Yüzük almak istedim ama bedenini bilmiyordum. Gitmek istemiyorum. Gerçekten senin karını olmak istiyorum.
Göksu şaşkın, söz söyleyemez.
Bu ay boyunca sesini telefonla duydumdevam eder Ramazan, gözleri ciddi bir ateşle yanar. Kalbin temiz, annemin gibi. Benim annem ikinci evliliğimde öldü, babam onu çok severdi. Seni seviyorum, Ludmila gibi, gerçekten. Bırak bana burada kal, seninle.
Bu bir sahte evlilik teklifi değildi; bir elini tutma davetiyesiydi. Göksu, onun dürüst, hüzünlü gözlerinde acıma değil, saygı, takdir ve yeni bir sevgi bulur.
Ertesi gün Ramazan ayrılır; ama bu bir ayrılık değil, bir bekleyişin başlangıcıdır. Başkentte çalışır, ama her hafta sonu ona gelir. Göksu hamile olduğunu öğrendiğinde, Ramazan bir karar verir: ortak girişimdeki hisselerini satar, ikinci el bir Ford Tourneo alır ve kasabaya geri döner, taksi işine girer; yolcuları ve yükleri merkez ilçeye taşır, dürüstlüğü ve çalışkanlığı sayesinde işi hızla büyür.
İki yıl sonra iki çocuk doğar; iki güzel, esmer erkek, babasının gözleri ve annesinin gülümseyen doğasıyla. Evleri çığlık, kahkaha, küçük adımlar ve gerçek aile hayatının kokusuyla dolar. Kocası içki içmez, sigara tutmaz; dini inançları onu engeller; çok çalışkan, Göksuya sevgiyle bakar ki komşular kıskanır. Sekiz yıllık fark sevgiyle kaybolur, görünmez olur.
Göksu da içten bir çiçek gibi açar. Hamilelik, mutlu evlilik, aile sorumluluğu vücudunu yeniden doğurur. Fazla kilolar gün be gün erir, sanki dış kabukları eriyen bir kabuk gibi. Diyet yapmaz; hayatı hareket, sorumluluk ve neşeyle dolar. Daha hafif, gözleri parıldar, yürüyüşü kendinden emin olur.
Bazen sobanın yanında, şimdi Ramazanın özenle yaktığı ateşin önünde, halı üzerinde oynayan çocuklarını izler; kocasının sıcak, hayran bakışını hisseder. O garip akşamı, iki bin lira, Nadideyi ve kapısını çalan, hüzünlü gözlü yabancıyı hatırlar; bir gün ona sahte bir evlilik değil, tamamen yeni bir hayat, gerçek bir sevgi hediye etmişti.




