Patronumun ofisine koşan Elif, sabahın köründe hâlâ turnikeden geçememişti. Bir iki dakika bile geç kalmazsa, dergi müdürü Ahmet Yılmaza yetişemeyecek, sonra da Neden geciktiniz? diye bir açıklama yazmak zorunda kalacaktı; geçen ay en çok performans gösteren çalışan olarak gösterilen birinin böyle bir utanç içinde kalması, ofiste konuşulan bir efsane olurdu.
Ahmet Bey kağıt işlerine âşıktı. Açıklama mektupları, teselli cümleleri, rapor tipleri, tebrik kartları, özür dilekçeleri ve basit alışveriş listeleri Bu bürokrasi tutkusu nereden gelirdi, kimse tahmin edemezdi. Karısı ona sürekli market listeleri bırakır, çalışanlar da türlü içtimaî notlar yazar, kağıtlar şimdiden birikmişti. Ahmet Bey bu duruma hâlâ memnundu.
Bunu neden katlanıyorsunuz? diye bağırdı Elifin arkadaşı Yıldız. Yıldız, Elifin evini ikiye bölüştükleri dairenin yakınında bir kafede çalışıyordu ve İşten başka bir şey kalmadı diyordu. Allahım! Sizin yüzünüzden ormanlar yok olur! Elektronik posta atın, bu çağda hem modern hem de çevre dostu.
Elif, Anlamıyorsun Yıldız, diye iç çekti. O adam tamamen kağıttan yapılmış. Ceplerinden kağıt uçuşuyor, not defterinden parçalar dökülüyor. Görünüşe göre bu ona iyi geliyor. Kendi kabuğunda, yani bir nevi kâğıt içinde rahat. En azından maaşı iyi ve bahar aylarında temizlik işine zorlamıyor.
Bu bahane pek ikna edici değildi ama Yıldız ikna olmuştu. Yıldızın çalıştığı kafe her Nisanda çalışanları duvarı boyamaya ve salonu temizlemeye zorlar, toz ve boyadan nefes aldırmaz, temizlik görevlerini kimse sevmez. O yüzden temizlik yok bahanesi, patronun ısrarcı talebini meşrulaştırdı ve bir daha gündeme gelmedi.
Bugün, Elif Ahmet Beyin önünden bir adım bile öne geçmemeli, bir saniye bile fark etmemeli; aksi takdirde bir açıklama yazmak zorunda kalacaktı. Ne yazacaktı? Çok ama çok şey ekleyecekti…
Alarmın çalmaması ve evdeki elektriğin kesilmesi yüzünden uyuyakalmıştı. Sonra Yıldızla koşup buzdolabının altındaki su birikintisini sildik, akşamdan kalma soğuk yulafı çabucak yedik, çalkalanan musluk suyuyla yıkanmaya çalıştık; su soğuktu ama bir su olması iyiydi. Daha sonra kadının kozmetik çantası rimel, allık, far, ruj ortaya çıktı.
Yıldızın ceketi sabahın erken saatlerinde buzlu bir gölette yatan kedi Miskinin sıçradığı için buruşuktu. Miskin, bir anlık deprem gibi çarpıp Yıldızın terli papuğuna çarptı, kibarca ama sertçe arkaya fırladı, sonra da balkonda kendini yalnız bıraktı. Yıldız, ütünün bozuk olması yüzünden başka bir ceket aramaya başladı.
Tüm bu işlere günün bir kısmı harcandı; fark ettiklerinde çok geç kalmıştık. Elif, sonunda Yıldıza günün iyi geçmesini dileyip, tramvayın çıkış merdivenine koşturdu. Kalabalığın içinde bir adam nazikçe ona bir el uzattı, Kapıların sıkışmaması için, dedi, ama Elif ona bakınca o eller birden kayboldu.
Trafik ışıkları, korkuluklar, hırsızlık riski… Tüm bunlarla uğraşırken, eğer Elif geç kalırsa primini kaybederdi. Bu prim deniz, mikrodalga fırın ve yeni bir çift ayakkabı gibi şeylerle bölünmüştü. Kızlar ona lastik prim diyorlardı. Elif bunu hak etmişti; tek bir hata her şeyi mahvedebilirdi.
Elif, tramvaydan atlarken bir genç adamın kollarına çarptı; ceketinin kolu hafifçe kalktı, bileğinde turuncu bir saat belirdi. Saatler birden çok ibre ve birkaç kadran gösteriyordu. Elif korkmuş gibi saate baktı, gözleri saatlere takıldı, gözleri geri dönse de saatler hâlâ çekiciydi.
Geç mi kaldınız? diye sordu genç adam merhametli bir sesle. Bugün bir çilek günü gibi.
Elbette, diye onayladı Elif, çantasını terlemiş omzuna sıkıca bastırarak. Biliyor musunuz, Sizi bekleyen yere geç kalmak imkânsızdır, derler, dedi genç, gülümseyerek. Elif dudaklarını büzdü; normalde bu tür bir felsefi söz bir yana kalırdı ama o anda mikrodalga ve deniz gibi hayalleri aklına getiriyordu.
Genç, Ben Kaan, dedi, bir an durakladı ve devam etti: Ya siz?
Elif, diye cevap verdi Elif, Geçirmeme izin verin lütfen! diye bağırarak Kaanı yana kaydıran bir kadın, hafif çiçek kokulu bir palto ve dantelli eldivenlerle geldi. Dudakları kırmızı bir şarap gibi parlak, sanki pancarla boyanmıştı. Kadın, Kaanın kolunu yanlışlıkla yumuşak bir dokunuşla çarptı ve Afedersiniz! diyerek bir fırtına gibi seslendi. O an Elif, patronun karısını gördüğünü anladı. Karısı hiç fotoğrafı ofiste asılı olmayan, sadece yüksek ses sisteminden duyulan bir sesdi.
Sabah gazetenizi gördüm Ahmet Bey! Bu hikaye mamutları çok fazla, anlıyor musunuz? diye bağırdı kadının sesi, öfke ve hayal kırıklığını karıştırıyordu. Bir müşteri gazetenizi çöp kutusuna atıyor, bir başka dilenci. Söyleyecekleri uzun ve renkliydi; çalışanlar sessizce dinliyordu.
Ne oldu? diye sordu birileri. Mamutlar tıpkı sizin gibi, Sevgili Sarı, dedi bir raporcu alaycı bir ifadeyle. Benim porselen sergim ise bu inatçı kadının kalbini eritiyor! diye ekledi. Böyle bir tartışma arasında Ahmet Bey kütüphaneye yöneldi, konferans salonuna koştu.
Kadın, Bu kadını eleştirmeye ne hak var? dediklerine karşı kafasını salladı. Acı çorba gibi, bir şeyler yemeden oturamazsın, diye bağırdı bir başka ofis çalışanı. Sonra Mikrodalga, deniz ve yeni ayakkabılar dediği primler hâlâ aklında çark gibi dönüyordu.
Kaan, Elifi bir kenara iterek Neler oluyor? Ben de kahve ve poğaça alacağım, dedi. Elif, Bu kadar uğraştıktan sonra bile ben hâlâ aceleyle buradayım, diye düşündü. Ahmet, Şimdi çay ve poğaçalarla bir mola veririz, dedi, elindeki çantayı yere koyarak.
Ahmetin karısı Fadime, bir an geldiğinde Evlilikten bir gün önce bir telgrafda bana bir şaka gönderdi, o şaka şimdi bir anekdot oldu, diyerek bir kağıt yığınına uzandı. Bu listede temizlik kremi, masajcı adresi ve kız kardeşimin alışverişi var. Pazar günü aile evine gideceğiz, diye mırıldandı ve Ahmete bir bakış attı. Ahmet, Anladım, dedi, ama gözleri Elife takıldı; içinde bir mahremiyet taşıyordu.
Fadime, Ben yalnızca telefon görüşmeleriyle, kafelerdeki buluşmalarla ve aile işlerinin takibiyle meşgulüm, dedi, Kendi işim yok, ama her şeyi ben yönetiyorum. Ahmet, Ben de bir zamanlar bir yazar olacaktım, ama senin planların beni bir editör yaptı, diyerek gülümseyerek Elife bakıyordu.
Elif, tüm bu karmaşada hâlâ kahve fincanını tutuyordu; Ahmet, Miskine zarar verme, o zaten zor durumda, dedi. Biz ona kızmayız; o bizim kedimiz. Elif gülerek Kim kırıyor ki böyle bir kediyi? diye yanıt verdi.
Ahmet, Elife bir fincan kahve ve poğaça ikram etti; o anda telefon çaldı ve karısı Bugün ne harcayacaksın? diye sordu, Ahmet telefonu kapattı, cebi içine sakladı. Şimdi bu iş bitince, gidecek misin? diye Elif sordu. Ahmet İyi günler, diyerek dışarı çıktı, Elif ise tramvayda bir köşe dönerek evine doğru yürüdü.
Akşam olduğunda, yorgun ve kokulu bir kadının (Fadime) eve gelişiyle Ahmet, Kedi gibi seni özledim, dedi, Ben seni seviyorum. Elif ise Mayaların gizemli tarihleri üzerine bir makale yazıp, akşam üzeri yorgun düştü; Yorgun ama mutlu, diye düşündü.
Nikolay, Sana çiçek aldım, diyerek renkli bir buket uzattı. Bunlar karışık çorba gibi, dedi Elif. Beni eve götürür müyüm? diye şaka yaptı; Elif gülümseyerek Tabii ki, dedi. Nikolay, Patronun çok iyi insan, diye ekledi. Kadın bir erkeği tamamlar, dedi, İçinde bir çiçek gibi büyür. Elif omuz silkti, Her insanın bir tarifi var, diye cevap verdi.
Sonunda tramvayın ışıkları yanıp söndü, Elif ve Nikolay gülerek hızla otobüse bindiler, Her şey güzel, diye bağırarak, Hayat devam ediyor.




