Babam, görev seyahatine çıkıyorum dediği hâlde arabasını en yakın arkadaşı Ayşenin apartmanının önüne park etmişti.
Şarj aletini, mide ilaçlarını almayı unutmadın mı? Bu yolculuklarda yemekler yine aynı şey, yanına bir şey al, ben yanımda olmazım, diye uyardım.
Almıştım, almıştım! Derya, bunu da neyin teki gibi tutuyorsun? Kutupa gitmiyorum, Ankaraya gidiyorum, üç gün. Raporu teslim eder, birkaç toplantı yaparım, sonra dönerim. Taksi beş dakikadır bekliyor, saatler ilerliyor, diye bağırdı Ahmet, çantasının fermuarını zorlayarak kapattı.
Ahmet, son trenini kaçırmaktan korkar gibi telaşlıydı. Ben, kapının kenarında durup, omzumu duvara yaslayarak ona baktım. On yıl evliliğimiz vardı; on yıl boyunca her defasında bu görev seyahatlerini izledim ve kalbim her seferinde bir parça sıkıştı.
Otele vardığında beni ara, dedim, yaka düzeltip. Yolda buzlanma olacağını söylemişler, dikkat et.
Trene bineceğim, arabayı bırakıyorum, süspansiyon gıcırdıyor, risk almak istemiyorum, diye cevap verdi. Tamam, öpüyorum, kendine iyi bak. Selmaya selam söyle, görüşürsen.
Ahmet, nane aromalı bir parfüm ve sakız kokusuyla bir öpücük verdi, çantasını alıp kapıyı çarptı. Kilit takıldı, evimizden uzaklaştı. Ben ise merdivenlerdeki sesleri dinleyerek, asansörün aşağı inişini izledim.
Evin içinde bir sessizlik çöktü; bu, evden gürültülü bir adamın çıkmasıyla gelen o kendine has sessizlikti. Mutfakta soğumuş kahvemi doldurdum. Üç gün, dedim, kendi başıma bir şeyler yapabilirim, bir kitap okuyabilirim, yüz maskesi hazırlayabilirim ya da arkadaşlarımla buluşabilirim.
Ayşe, okuldan beri en yakın dostum Selmanın akılsızlıklarını hatırlattı. Selma, iki yıl önce zor bir boşanmanın ardından yeni bir konut projesinde, geniş bir bahçeli bir site içinde yaşıyordu. Saatime baktım: Cumartesi, öğle vakti. Belki Selmaya uğrarım, bir kız gecesi yaparım, diye düşündüm. Telefonu elime aldım ama vazgeçtim; Selma son zamanlarda migren ve iş yorgunluğu şikayetleriyle uykusuz kalıyordu. Belki bir alışveriş merkezine girer, kendime bir şey alırım, diye karar verdim.
Üst üste yağmur damlaları düşen Kasım ayında, rahat bir bot ve şemsiye giydim, dışarı çıktım. Havanın nemli kokusu İstanbulun koşturmacasını hatırlattı. Otobüsle alışveriş merkezine gittim, orada bir kaşmir şal aldım; toz pembe rengiyle ruh halimi aydınlattı. Çıkınca, Selmanın sitesinin avlusundan geçerek kısaca bakmaya karar verdim. Belki bir ışık yanar, ararım, diye düşündüm.
Selmanın avlusu bakıma özen gösterilmiş, karlı bir Kasımda bile düzenli çiçek tarhları ve lüks arabalarla doluydu. Adımlarken arabaları incittim; siyah bir BMW, kırmızı bir Mini Cooper, gümüş bir Toyota Camry Camry beni durdurdu. Ahmetin arabası tam olarak aynıydı; arka tampondaki çentik, bir ay önce süpermarkette park ederken oluşmuştu.
Kalbim bir anda sıkıştı, ardından boğazımda bir düğüm oluştu. Hayır, olamaz, diye kendime söyledim. Camry çok popüler, benzerleri şehirde binlerce. Ancak plakayı fark ettim: 34ABCVOR. Ahmet bu kombinasyonu hep şanslı sayardı.
VOR, Ahmetin arabasıydı.
Başım dönmeye başladı. Ahmet, trenle gideceğini, arabasının arızalı olduğunu söylemişti. Oysa arabası burada, Selmanın kapısının önünde. İlk düşündüğüm şey, Belki Selmaya bir şey bırakmak için uğramış olabilir mi? Ama Ahmet üç saat önce evden çıkmıştı; üç saat içinde bir şey bırakıp tren istasyonuna yetişmek imkânsızdı.
Araca yaklaştım, kaputu dokundum; sıcaklığı hâlâ tazeydi. Motor bir saat önce söndürülmüş gibi görünüyordu, yani o hâlâ tren istasyonunda değildi. Titrek ellerimle telefonumu çıkardım, Ahmeti aradım. Uzun bir bekleme sesi, damla damla gelen bir tonda çaldı.
Alô, Derya? Ahmetin sesi neşeliydi ama arka planda bir gürültü vardı.
Ne oldu? diye sordum.
Trene bindim, yolculuk başlıyor, sinyal zayıf, biraz uyuyacağım, diye yanıtladı. Akşam otelden ararım.
Tren gürültülü mü? Ben burada sessiz görünüyorum, diye itiraz ettim.
Şimdi hızlanıyoruz, tekerlekler takırdıyor, dedi, ardından telefonu kesti.
Sesli aramadan sonra, Selmanın beşinci katındaki pencereler kapalıydı; gündüz ışığı bile içeri giremezdi. O an, on yıllık evliliğimizin, on yıllık dostluğumuzun temeli sarsıldı. İçimde yükselen öfke, bir çığlık gibi patlamak istiyordu.
Kapıyı çaldım, ama anahtarım yoktu. Selmayı aradım; ancak bir ses gelmedi, kimse yanıt vermedi. Çıkışta bebek arabasıyla bir anne geldi, kapıyı tutup geçmemi sağladı. Liftsiz beşinci kata tırmanırken, kendime yeni bir şalın boğazı gibi sıkılaşan bir yansıma gördüm.
Aynadaki yansıma, soluk bir yüz, büyük gözler ve toz pembe şalımı gösteriyordu; artık bir boğaz gibi. 54 numaralı daireye geldim, çaldım. Sessizlik. Çıkacak bir ses duyuldu, ardından bir adım sesleri geldi.
Kim o? diye sordu Selma, temkinli.
Selma, ben Derya! Kapıyı aç, bir şey getirdim, diye bağırdım, bir kahkaha taklidiyle. Tortum var!
Sesler bir an sustu, sonra Selma, Şu an pek giyinmemişim, hasta oldum, bulaşıcı, belki sonradan gelirim, dedi.
Hayır, bir dakikalığına gel, diye ısrar ettim, İlaçları getirdim, migrenin var ya. Kapıyı aç, dostumu bekletme!
Kapı aralandı, Selmanın yüzü dağınık, makyajsız, boyun bölgesinde kırmızı lekeler vardı. Üzerinde ince ipek bir bornoz vardı, göğüsünü hafifçe örten.
Derya, gerçekten berbat bir hâle geldim, dedi.
Selma, kapıyı aç! Yoksa komşular polis çağırır, dedim, sesim sertleşti.
Selma tereddüt etti, ancak bir anda kapı çerçevesi sarkan zincir kıpırdadı ve kapı tamamen açıldı. İçeri girdim, tanıdık bir erkek parfümünün, kahve ve tatlı bir şeyin kokusu hâkim oldu.
Tamam, geçin, dedi Selma, ben misafire hazır değilim, dağınıklık var.
Ayakkabılar, parlatılmış siyah deriler, Ahmetin Ankaraya giden o aynı ayakkabılarıydı. Ceket, askıda asılıydı.
Bu ayakkabılar kime ait? diye işaret ettim. Senin birini mi almışsın?
Bakımcı! diye yanıtladı Selma, kazanı tamir ediyor, şu anda banyoda.
Bakımcı 15 bin TLye bir çift Ralph Ring ayakkabı giyiyor, hıh! dedim, alaycı bir gülümseme ile.
Oturma odasına girdim. Masada iki kadeh yarım içilmiş şarap, meyve tabağı, bir erkek gömleği kanepede uzanıyordu.
Ahmet! diye bağırdım, çık dışarı, bakımcının raporunu ver!
Sessizlik. Selma gözyaşları içinde, Lütfen, Derya, git, her şeyi anlatacağız, diye yalvardı.
Yatak odasının kapısı kapalıydı. Ahmet, üçe kadar sayacağım. Çıkmazsan, bu vazoyu alıp bütün evi yok ederim. Bir.
Dur! diye çığlık attı Selma, sakın bir şey yapma! O sadece yardım etmeye gelmişti!
Yardım mı, bornozu çıkarmaya? diye cevapladım, iki.
Kapı açıldı, Ahmet sadece kot pantolon ve çıplak göğüsle içeri girdi; bakışları bir kedinin korkmuş hali gibiydi.
Derya, sen yanlış anladın, dedi, klasik bir aldatıcı bahane.
Ben ona baktım; on yıl boyunca aynı çarşafı paylaşmış, gelecek planları kurmuş, şimdi bir saat önce trenle yalan söyleyen adam.
Gerçekten mi? diye sormam, sen Ankaradaydın, görevdeydin, ama burada, bu… bir hologram mı? Ya da astral bir beden mi?
Ahmet ileri adım attı, ellerini uzatarak. Derya, sakin olalım, evde konuşalım. Ben giyineceğim, sonra gideriz.
Hayır, dedim, burada konuşacağız. Selma da duysun. O en yakın dostum.
Selmayı da oturttuğum sandalyeye oturttuğumda, Altı ay, diye mırıldandı, benimle uyuyordun, ben ne zaman…?
Altı ay, tekrarladım, yani ben seni boşandığımda, evliliğimiz bittikten sonra… Ahmet, sen benim kocam değildin mi?
Ahmet başını eğdi, Derya, seni incitmek istemedim. Selma onunla kolaydı. Sen hep ciddi, planlıydın. Ben bir tatil istedim.
Tatili sen istediğin, ama ben bir hayat planlamıştım. Çocuk, bahçe, birikim. Yarı yalan mı söyledin? dedi Ahmet, gözleri yere indi.
Telefonumu çıkardım, anneme bir mesaj attım: Anne, Ahmetin evi Selmanın evinde bulundu. O da bana bir şeyler gönderdi.
Hayır! diye bağırdı Ahmet, annemin kalbi kırılır!
Benim kalbim yok mu? dedim, on yıl senin için harcadım. Her görev seyahatinde seni bekledim. Mide ilacını, şarjı aldım. Sen ise bir yatakta başka birini kucaklıyorsun.
Mesajı gönderdim: Annem artık Selmayı örnek alıyordu, Svetcha kadar ev işinde usta diye. Şimdi anneye haber vereceğim.
Ahmet, Bırak beni, bir saat içinde eşyalarımı alıp giderim, bir çorap bile görürsem ateşlerim.
Bu ev benim annemin parasından alınmış, sen sadece kiracısın. Şimdi çık.
Ahmet, Bu benim evim! Kira sözleşmesi!
Hayır, sadece kayıtlıyım, ben hak iddia edemem. Çık, Selmanın evinde kal, şarap, meyve, aşk. Ama ben burada kalmayacağım.
Selma ağlamaya başladı, Annem bir hafta içinde gelecek, o da bunu görecek!
Bu sizin sorun, dedim, ben gidiyorum.
Kapıdaki ayakkabılara baktım, ceketine dokundum, Özür dilerim, kayma oldu, dedim, benim de bir kıvılcımım yok.
Dışarı çıktım, kapıyı çarptım, merdivenlerde dizlerim titredi. Çektiğim adrenalin hafiflemiş, bir rahatlama hissettim.
Dışarıda hala aynı Toyota Camry park etmişti, ihanetin bir sembolü. Arabaya yaklaştım, anahtarları çantamdan çıkardım, kaportanın üzerindeki derin çiziği gördüm. Görev seyahati anısına, diye fısıldadım. Alarm çaldı, ses bütün avluyu doldurdu.
Otobüs durağına yürürken yeni şalıma sarıldım, gözlerimi kapattım, içimde bir şeyler kırıldı ama aynı zamanda bir şeyler birleşti.
Eve döndüm, Ahmetin eşyalarını topladım, sadece gerekli olanları alıp çöp torbalarına koydum. Eski kilidi çıkardım, yedek bir kilit taktı; bir yıl önce kaybettiğim bir yedekti.
Akşam telefon çaldı, Ahmet, Selma ve kayınvalidem beni aradı; ben sesi kapattım, bir kadeh şarap doldurdum, o özel günü için sakladığım şarabı içtim.
Saatler geçtikçe kapı çalmaya başladı; Ahmet, Derya! Eşyalarımı ver! dedi, öfkeyle bağırıyordu. Eşyalar bodrumda, polis çağrıldı!
Ben bağırdım, Al, götür, burası artık boş! ve gerçekten de polis geldi.
Ertesi sabah boş bir dairede uyanıp,Gün doğarken, yeni bir hayata adım attığımı ve geçmişin zincirlerini geride bıraktığımı hissettim.




